Peygamber sevgisi konusunda Kur’an’dan referans gösterilen ayet Tevbe-24. Ayettir. Fakat Ayetin içeriği ve önceki ayet incelendiğinde aslında konunun öncelikle insanın maddi endişelerinin yıkıldığı ayetler olduğu görülmektedir.
24. De ki: “Babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından (yok olup gitmesinden) korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Elçisi'nden ve Allah yolunda cihad etmekten (fedakârlık yapmaktan) daha sevgili ise artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin!” Allah yoldan çıkanlar topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.
Bu ayeti daha iyi anlamak için bir önceki ayete baktığımızda 23.Ayetin açıklaması olarak indiğini görmekteyiz.
23. Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dostlar edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Ünlü Müfessir Fahreddin Razi’ye kulak verelim:
Bu ayetle "Kâfirlerden uzak kalmak mümkün değil" şeklindeki şüphelerine Allah cevap vermektir. Bu şüpheyi onlar, "Müslüman birisinin bazen babası kafir olur, bazen de kafir olan birisinin babası veya kardeşleri müslüman olur. Halbuki o adamın kardeşleri ile babasından tamamen kopması, âdetâ imkansızdır. Durum böyle olunca, “Allah’ın müslümanlara emrettiği uzak kalma işi de, çok zor ve âdeta imkansız gibidir" şeklinde ifade etmişlerdir. Allah bu şüpheyi bertaraf etmek için bu ayeti indirmiştir. (Tefsir-i Kebir 11.Cilt Sayfa 457)
24.Ayete geri döndüğümüzde ise 23.Ayetteki emrin üzerine sahip oldukları bu şüphenin altında yatan sebebi ortaya atarak bu sefer de bazı mü’minlerin: “Ey Allah'ın Resulü, onlardan tamamen uzak durmamız nasıl mümkün olur? Bu uzak durma bizlerin, babalarmızdan, kardeşlerimizden ve akrabalarmızdan kopmamıza, ticaretimizin kesada uğramasına, mallarmızın yok olmasına, evlerimizin harab olmasına ve bizim, herşeyini kaybeden kimseler olarak kalmamıza sebeb olur" şeklindeki şikayetlerine cevap verilmektedir. Bunun üzerine Allah Teâlâ, dinin ve imanın sapasağlam kalabilmesi için, böyle dünyevi zararlara katlanılmasnın gerekli olduğunu beyan buyurmuştur. (Tefsir-i Kebir 11.Cilt Sayfa 458)
İşte bu noktada insanın neyi, neden sevdiği gibi konular ortaya çıkmaktadır. Ayette Sevgi Allah’a, Resul’e ve Allah yolunda cihad etmekle birlikte anılmıştır. Bu üç şeyin birlikte zikredilmesi bunların birbirlerine göre daha çok yada daha az olarak nitelendirildiğini göstermez. Fakat Aşağıdaki ayetlerle Allah bu ayrımı ortaya koymuştur.
165. İnsanlardan bazıları, Allah’ın peşi sıra ortaklar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu keşke (önceden) gör(üp anlayabil)selerdi!
Allah'a imanın yaratıcı ve erdirici unsuru sevgi olduğu gibi, şirk unsurlarına bağlılığın oluşması da sevgi iledir. Ayette müminin imanda yüceliğiyle Allah’a sevgisinde büyüklüğü arasında açık bir paralellik kurulmuştur. Bu ayetteki sözler herhangi bir insana olan sevgimizin asla Allah’ın sevgisiyle karşılaştırılmaması gerektiğini doğrulamaktadır. Allah'ın müminleri, hiçbir insanı Allah’ı sevdiği kadar sevmemeleri konusunda uyarmaktadır. Şirkin esası, gönle Allah dışında bir sevgilinin egemen olmasıdır.
O zaman aşağıdaki ayetle Peygamberimize “de ki” diyerek insanlığa hatırlatılan sözlere baktığımızda:
31. De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”
Allah'a sevgi iddiasının delili olarak, Hz. Peygambere uyma gösteriliyor. Akla ilk gelen, ilkenin "Allah'ı seviyorsanız, beni sevin..." olması düşünülürken vahiy, ilkeyi şöyle yapmıştır: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." Böylece, Allah'ı sevme, Peygamber'e uyma şartına bağlanarak, din hayatı kuru bir sevgi anlayışından kurtarılmıştır. Aksi halde din, bir kuru sevgi kurumuna dönüşürdü. İnsanoğlunun böyle bir istismara gitmesine ve sonuçta kendisini aldatmasına seyirci kalınmamıştır. Bu insanların, “benim içim temiz ve iyi bir insanım, Allah benim içimi, niyetimi biliyor” diyerek salih amelden ve ibadetten geri durmasına benzetebiliriz. Allah bizden salt iyi olmamızı, pasif iyi olmamızı beklememekte bunun davranışlarımız ve sözlerimizle de kanıtlamamız gerektiğini belirtmektedir. Burada da “Ben peygamberi seviyorum, o zaman Allah da beni seviyor” diyerek insanın kendini kandırmasının önüne geçilip Allah sevgisinin salt peygamber sevgisiyle değil ona uyarak elde edilebileceği aktarılmıştır.
Peygamberin Kur’an’a uyduğu ile ilgili ayetler vermiştik. Peygambere uymanın vahye yani Kur’an’a uymak olduğunu bildiğimize göre Peygamber’e uyduğumuzda Kur’an’a, Kur’an’a da uyduğumuzda da Allah’ın bizi seveceği net olarak ortaya çıkmaktadır.
Peygamberimizin ölümünden sonra dünyaya gelen ümmeti olarak bizler onu tanıma, görme, konuşma şerefine nail olamadık. Özellikle çocuklarımız ve hatta yetişkin insanların çoğu hiç tanımadıkları bir insanı nasıl sevecekleri noktasında kafa karışıklığı yaşamaktadırlar. İnsanların ölümlerinden sonra sevilmelerini sağlayan şeyler, geriye bıraktıkları düşünceler, fikirler, eserler, davranışlardır. Peygamberimiz içinse bu, yaşamıyla ortaya koyduğu, onu yaşayarak tebliğe, öğretmeye ve uygulamaya çalıştığı Kur’an’dır. Bu yaşamış tek temsilcisi olması sebebiyle ona sevgi, dolayısıyla vahye olan sevgiye Kur’an’da eşitlenmekte ve Allah’ın da bizi sevme şartına bizleri ulaştırmaktadır...