Salla fiilinin Namaz anlamıyla kullanılmadığı ama içeriğin saptırılarak başka yerlere getirildiği bir konu olarak günümüzde yer etmiştir. Şimdi ayetleri çalışarak konuyu anlamaya çalışalım.
43. O ve melekleri sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size salât ediyor (destek veriyor). (Allah) müminlere karşı çok merhametli olandır.
Ayette salla fiilinin muzari formu olan yusalli "destek" anlamında kullanılmıştır. “Övgü, yüceltme, tazim ve anma” gibi anlamlar verilseydi bu ayet “O sizi melekleri eşliğinde övüyor, tazim ediyor, yüceltiyor ve sizi anıyor” demek olurdu ki bu Allah’ın şanına yakışmaz. Bu kelimeye “ibadet/dua ediyorlar” anlamı da veremeyiz çünkü duanın doğrudan muhatabı olan Allah’ın müminlere dua etmesi de düşünülemez. Dolayısıyla “salat” terimi burada "destek" anlamında kullanılmıştır.
Râzî’nin belirttiği üzere, “Yüce Allah’ın kullara salâtı”, O’nun rahmeti ve merhameti şeklinde anlaşılabilir. Bu durumda Yüce Allah’ın müminlere rahmeti bağlamında onlara verdiği akıl, irade, fıtrat, vicdan, görünür-görünmez sayısız nimetler, kitap göndermesi ve peygamber görevlendirmesi gibi hususları hatırlatmakla yetinebiliriz. Çünkü Yüce Allah’ın kullara olan nimetleri saymakla bitmez.
Meleklerin müminlerin bağışlanması için yakarışlarıyla ilgili olarak ise Mü’min 40:7’de şöyle buyrulmaktadır:
7. Arşı taşıyan ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd (övgü) ile tesbih ederler (yüceltirler). O’na iman eder ve müminler için şöyle bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Senin merhamet ve ilmin her şeyi kapsamıştır. Tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla; onları cehennem azabından koru!
Fakat Yüce Allah kendisinin ve meleklerinin müminlere desteğinin amacını “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için.” şeklinde vermekte ve onları şirk, küfür, nifak gibi her türlü inançsızlık karanlıklarından vahyin yani hakikatin aydınlığına çıkarmak istediğini beyan etmektedir. Ayette geçen ez-zulümât kelimesinin çoğul getirilme nedeni, karanlıkların birden çok oluşudur. En-nûr kelimesi ise tekildir; çünkü hak ve hakikat tek kaynaklıdır ki o da “vahiy”dir. Sanıldığı gibi ışık karanlığın zıttı değil, yokluğu halidir. Bu nedenledir ki ışığın kaynağı olur karanlığın kaynağı olmaz. Bu noktada hatırlanması gereken âyet:
1-2. Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani güçlü, övgüye layık, göklerdekiler ve yerdekiler kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay hâllerine!
O zaman Ahzab 43.ayet için Allah, müminleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için melekleriyle indirdiği vahiyle destekliyor şeklinde de düşünülebilir. Benzer manada kullanılan bir diğer ayet ise
157. İşte Rablerinden salavat (pek çok destek) ve merhamet hep onların üzerinedir; doğru yolu bulanlar da onlardır.
Doğru yol ile tabir edilen yol Allah’ın yolu vahyin yoludur. Bunu bulanların üzerine Allah’ın salavat yani destek ve merhametinin olacağı belirtilmektedir.
Aşağıdaki ayet ise Yüce Rabbimizin, mü’minleri sevgili Rasûl’ümüze destek vermeye davet ettiği, rivayet edebiyatında en çok istismar edilen ve çığırından çıkarılan konuların başında gelir.
56. Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ediyorlar (destek veriyorlar). Ey iman edenler! Siz de ona salât edin (destek verin) ve tam teslimiyet gösterin!
Buradaki “sallû” kelimesine “dua edin” anlamı veremeyiz çünkü duanın doğrudan muhatabı olan Allah’ın, resulüne dua etmesi düşünülemez. Dolayısıyla “salat” terimi burada "destek" anlamında kullanılmıştır.
Ahzâb 56. âyetin içinde yer aldığı 53-59.ayetler başta olmak üzere, 49-73 ayetlerinin konusu tamamıyla Allah Rasûlü’nün şahsı ve ailesidir. Hatta Kur’an’da sadece Allah Rasûlü’nü ilgilendiren nadir âyetlerdin biri olan 52.ayet bu pasajda yer alır. Vahyin sahibi Allah, bu âyetlerde, gönderdiği Elçi’nin tüm şâibelerden uzak tutulmasını istemekte, Allah Rasûlü ve pâk ailesi hakkında dedikodu üretenleri mahkûm etmektedir. Bu amaçla, hem Elçi’nin kendisine, hem de ona imân eden mü’minlere düşenleri bir bir öğretmektedir. Elçi’yi destekleme (salât) emri ile mü’minlere, ne tasavvur ve düşüncelerinde, ne de söylem ve eylemlerinde ona ilişkin hiçbir şâibe barındırmamaları, onu her tür şâibeden sâlim ve uzak bilmeleri emredilmektedir.
Bu âyetin doğrudan muhatapları olan günümüz Müslümanları ise maalesef Hz.Peygambere sadece dua etmekle yetinmişler ve onun davasına verilmesi gereken fiili desteği dua desteğine dönüştürmüşlerdir. Oysa Allah vahiy göndererek peygambere verilmesi gereken desteği zaten vermiştir, Müslümanların Allah’tan aynı desteği istemesi anlamsız bir tekrardır. Salavat diye adlandırdığımız cümlede Allah’ın müminlere peygamberlerine destek verme emri varken, müminlerin bu işi Allah’a havale etmesi ciddi bir saygısızlıktır. Müminlere düşen Hz. Peygambere salavat okumak değil, onun davasına destek vermektir. Nitekim ayetin son cümlesinde “tam bir teslimiyetle onun rehberliğine teslim olun!” buyrularak müminlerden desteklemeleri gereken davada Hz. Peygamberin rehberliğine teslim olmaları emredilmektedir.
Demek ki Hz. Peygamber’e yönelik "salât-selâm", ona “destek olmak ve onun getirdiği değerlere gönülden teslim olmak” anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde bu ifade böyle anlaşıldığı ve uygulandığı için, Müslümanlar üstün gelmişlerdi. Şimdilerde, salât-selâm denilince sadece dua ile yetinerek Hz. Peygamber’e ve onun tebliğ ettiği dine yardım etmemek, salâtın asıl anlamını yeterince kavramamaktan kaynaklanmaktadır. O dönemde salât bir “eylem” idi; şimdi ise “söylem” halini almıştır. Bu nedenledir ki Ahzâb 33/56’da dile getirilen emrin selâm, yani teslimiyet kısmı tamamen ihmal edilmiştir.
Bunun yanında ayette geçen “teslîmâ” kelimesinin S-l-m kökünden türemesi sebebiyle kelimeye "selam etmek" anlamı verenler için aynı kelimenin Kur’an’da 2 farklı yerde daha bulunduğunu da belirtmek gerekir ve ikisinde de "kabul etmek/teslim olmak" anlamında kullanıldığını da söylemek gerekir.
65. Hayır (onların yaptığı doğru değildir); Rabbine yemin olsun: Aralarında çıkan anlaşmazlık hakkında seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tamamen kabulleninceye kadar iman etmiş olmazlar.
Bu ayette peygambere salavat/selam gönderinceye kadar kimsenin mümin olmadığını söylemiyor, ancak müminlerin arasındaki anlaşmazlıkları çözerken peygamberin verdiği hükme teslim olduklarında/kabullendiklerinde iman etmiş olabileceklerini söylüyor.
22. Müminler ise (düşman) birliklerini gördüklerinde “İşte bu, Allah ve Elçisinin bize vadettiğidir! Allah ve Elçisi doğru söylemiştir.” demişlerdi. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah’a bağlılıklarını artırmıştı.
Yine bu ayette olan olayın onların Allah’a olan selam’ını arttırdığından değil teslimiyetlerini arttırdığından söz etmektedir.
Aşağıdaki ayette geçen salli ve salâteke kelimelerini dua anlamında çevirenler mevcuttur. Halbuki “Onların” şeklinde bahsedilen kişilerin önceki ayetlerden münafıklar olduğu çok basit bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu durumda Peygamberimizin münafıklara dua etmesi söz konusu olamaz. Burada verilmek istenen mana "destek olmaktan" başka birşey değildir.
101. Çevrenizdeki göçebe (Arap)lardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki bunlar münafıklıkta ileri gitmiştir. Sen onları bilemezsin; onları biz biliriz. Onlara yakında iki kez azap edeceğiz; sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.
102. Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler; iyi işi diğer kötü olanla karıştırdılar. Umulur ki Allah onların tevbesini kabul eder. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizlersin, onları arındırırsın. Onlara salât et (destek ol)! Şüphesiz ki senin salâtın (desteğin) onlar için huzur ve güven (kaynağı)dır. Allah duyandır, bilendir.
Fakat aşağıdaki ayette Allah’a yakınlık için yaptıkları infak ile iman eden bedevilerin Peygamberin de desteğine/duasına mazhar olmak istedikleri belirtiliyor.
99. Göçebelerden öylesi de vardır ki Allah’a ve ahiret gününe iman eder; (hayır için) yapmakta oldukları infaklarını Allah katında yakınlıklar ve o Elçinin salevâtı (yardımları) edinir. Dikkat edin! O (harcadıkları mal, Allah katında) onlar için bir yakınlıktır. Allah onları merhametine koyacaktır. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Burada Peygamberimizden bir beklenti(bereket, hayır vs) şeklinde olmadığını ifade etmek çok önemlidir. Çünkü bereket de hayır da ne istersek tamamı Allah’tan olduğunu unutmamak gerekir. Bunun yanında İnsanlar başkaları için istiğfarda(bağışlanma dileme) bulunabilirler; ancak hiç kimse başkası için tevbe edemez; çünkü istiğfâr bir duadır; tevbe ise bizzat kişinin kendisinin gerçekleştirmesi gereken yöneliştir. Gerek yaşamakta olan insanların istikamet sahibi olmaları için, gerekse mümin olarak ölenlerin hatalarının bağışlanması için dua edilmesi bir duyarlılıktır ve müslümanlar bunu diğer müslüman kardeşlerinden esirgememelidir. Konuyla ilgili ayeti hatırlatmakta yarar vardır.
19. Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur. Hem kendi hatanın hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların (hatalarının) bağışlanmasını dile! Allah dönüp dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.
Bir başka ayette ise Peygamberimize seslenilerek kimleri uyarabileceğinden bahsediliyor.
18. Hiçbir (günah) yüklüsü, başkasının (günah) yükünü yüklenemez. (Günah) yükü ağır olan kişi, yükünü taşımaya -yakını bile olsa- (başkasını) yardıma çağırsa, yükünden hiçbir zerresi taşınamaz. Sen sadece yalnızken Rablerine saygı duyanları ve namazı kılanları uyarabilirsin. Arın(maya çalış)an kişi, sadece kendisi için arınmış olur. Dönüş yalnızca Allah’adır.
Uyarabilirsin şeklinde geçen kelime “tunżiru” Kur’an’da sadece 1 yerde daha geçmektedir ve adeta bu ayeteki namaz kılmanın ne olduğunu tefsir edercesine gelmiştir.
11. Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve gaybda bulunan Rahmân’a saygı duyanı uyarabilirsin. İşte böylesini bir bağışlama ve değerli bir ödülle müjdele!
Görüldüğü üzere Kur’an’a uyma, tabi olma şartı namaz kılanların bir özelliği olması gerektiğini buradan görmekteyiz.
Aşağıdaki ayetteki tusalli emrini ise "dua yada cenaze namazı" şeklinde anlayabiliyoruz. Burada Allah’ı ve Elçisini inkar yoluna gidip bunu fiileri ile ifade eden kişiler için bir duanın/cenazı namazının yapılmaması gerektiği gayet açık bir şekilde ifade olunmuştur.
84. Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla salât (dua) etme; onun kabri (başı)nda da durma! Şüphesiz ki onlar, Allah’ı ve Elçisini inkâr ettiler ve yoldan çıkanlar olarak öldüler.
Kimin inançsız olduğu kendi itirafının dışında bilinemeyeceği için, bunu günahkar gördüğümüz her insan için yapmak uygulamak da doğru olmadığını belirtmek gerekir.