Şeyhlere-Hocalara Rab Demeye Gerek Yok...

 

Kur’an’ın tebliğcisi Hz.Muhammed’e göre, din adamlarını rab edinmek onlara ‘rab’ deme şartına bağlı değildir. Onların haram dediğine haram, helal dediğine helal demek, onları ilah edinmiş olmak için yeterlidir.

 

Elmalı Tefsirinden Aşağıdaki Bölümü orjinal haliyle aynen aktarıyoruz:

 

Hahamlarını (Yahudîler) ve ruhbanlarını (Nasârâ) Allah’tan mâ‘adâ rabler ittihaz ettiler.

Allah’ın emrine, Hakk’ın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tâbi‘ oldular, onlara Allah’a tapar gibi taptılar, hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar.

Allah’ın emrine, kitabın kavline, hakkın îcâbına açıktan açığa muhalif olan hususlarda Allah’a isyan ettiler de onların arzularına ve emirlerine itaat eylediler, Allah’ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler, Allah’ın yapmayın dediği şeyleri yaptılar, yapın dediğini yapmadılar da bunun hilâfına onların men‘ ü tahrimlerini dinlediler ve bu suretle onlara emr-i ilâhîyi hedef-i nazar ittihaz eden ve yalnız ahkâm-ı Hakk’ı fehmü istinbattan, infâzü tatbikten başka bir maksad tâkip etmemesi lâzım gelen [2512] ilmî ve meşrû bir haysiyetle değil, re’sen vaz‘-ı ahkâma, hakk-ı teşrî‘e mâlik bir rabb-i müdebbir gibi baktılar; iradelerine, hevâlarına, keyf ve arzularına tâbi‘ oldular.

Nitekim bu âyetin mânası hakkında meşhur Hâtim-i Tâî’nin oğlu Adiy demiştir ki: “Resûlullah’a geldim, boynumda altından bir salîb vardı -ki Adiy o zaman henüz Nasrâniyet dininde idi- Resûlullah, Sûre-i Berâe’yi okuyordu. ‘Yâ Adiy, şu boynundaki veseni at’ buyurdu, ben de attım ِّٰﻟﻠﻪاِونُدْنِمًاباَبْرَاْمُهَانَبْهُرَوْمُهَارَبْحَاوآُذَخَّتِا kavl-i ilâhîsine geldi, ‘yâ Resûlallah onlara ibadet etmezlerdi’ dedim; Aleyhissalâtü vesselâm buyurdu ki: “Allah’ın helâl kıldığını tahrim ederler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?’ ben de, ‘evet’ dedim, ‘işte o onlara ibadettir’ buyurdu.”1

Rebî‘ demiştir ki: “Bu rubûbiyet Benî İsrâil’de nasıl idi diye Ebü’l-Âliye’ye sordum, ‘ekseriya Allah’ın kitabında açıktan açığa hahamların akvâline muhalif şeyler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı’ dedi.”2

Bu rivayetler şunu isbat eder ki herhangi birini rab ittihaz etmiş olmak için ona behemehâl rab nâmını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine muvâfık veya muhalif olduğunu hiç hesaba almayarak onun emrine itaat etmek ve ale’l-husûs ahkâma müte‘allik olan husûsâtta onu vâzı‘-ı ahkâm ve hukūk gibi tanıyıp da o ne söyler ne emrederse hak oluverir gibi farzetmek, ona itaatle Allah’ın emrü hükmüne muhalefet eylemek, onu Allah’tan başka rab ittihaz eylemek ona tapmak demektir. Binâen‘aleyh burada “ulemâ ulü’l-emr ve İslâm’da ulü’l-emre itaat Allah’ın emri bir farz değil midir? O hâlde Yehûd ve Nasârâ’nın ulemâları demek olan ahbâr ve ruhbâna itaatleri niçin muâhaze olunuyor?” gibi bir sual vârid olamaz. Çünkü bahis Allah için itaatte değil, min-dûnillah itaatte, Allah’ın emrine muhalif itaattedir. Fi’l-vâki‘ ilme ve ulemâya itaat ve hürmet [2513] Allah’ın emridir. Ve Allah’ın emrine itaat de Allah’a itaattir. Fakat re’sen değil, ْمُكْنِمِرْمَْالايِل۬وُاَوَولُسَّالرواُيع۪طَاَوَّٰﻟﻠﻪاواُيع۪طَا [en-Nisâ 4/59] âyetinde işaret buyurulduğu üzere Allah’a ve Resûlüne itaate müteferri‘ olarak tebe‘an bir itaat bulunmak; Allah’a mukabil değil, Allah için bir itaat olmak, yani mahlûka itaat ederken hâlıka isyan etmiş olmamak şartıyla meşruttur. İlmin hükm-i1 hak ve emrin mâruf olmasıyla mukayyeddir. İlmin hakkı, hakk u hakikati tâkip etmesinde, hakka ta‘allukunda, emr-i Hakk’a isabetinde ve dâima rızâullahı taharrî edip ahkâm-ı Hakk’ı idrak ve istinbat etmesinde, hâsılı Allah için olmasındadır. Yoksa vâkı‘a mutabık olmayan, hak esası üzerinde yürümeyen, hükmullâha muhalif bulunan, Allah kanunlarına karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir ve ulemânın kıymeti haysiyet-i ilmiyesiyle mütenâsibdir. Ulü’l-emr olmaları mahza ilimleri ve ilmî haysiyetleri itibariyledir. Yani emredilecek mârufu tanımaları, ittibâ‘ edilecek hükm-i Hakk’ı âyât-ı haktan taharrî ve istinbat ile hakkı izhar etmeleri, ْمُهْنِمُهَونُطِبْنَتْسَيَين۪ذَّالُهَمِلَعَل [en-Nisâ 4/83], اُ۬ؤٰٓمَلُعْالِهِادَبِعْنِمَّٰﻟﻠﻪاىَشْخَياَمَّنِا [Fâtır 35/28]2 vasıflarına mazhar olmaları, َونُمَلْعَتَلاْمُتْنُكْنِاِرْكِّالذَلْهَاوآُلَـْٔسَف [en-Nahl 16/43; el-Enbiyâ 21/7]3 buyurulduğu üzere ehl-i zikir bulunmaları haysiyetiyledir. Âlim, âlim olmak haysiyetiyle hiçbir şeyin değil, ancak Hakk’ın kuludur. Delîlin, âyât-ı hakkın mahkûmudur. Hatta aynı bir delil ve rehber, âyetün min âyâtillâhtır. Lâkin delîlin şânı bizzat kendine değil, medlûlü olan hakka delâlet ve îsâldir4. Hakkı bâtıl, bâtılı hak yapmaya çalışanlar ise haysiyet-i ilmiyeden ârî birer tâgūtturlar. İlme mâlumu, mâluma hakkiyeti, Hak teâlâ indindeki sübûtu ve O’na izâfeti haysiyetiyle itaat, Allah’ın emrine itaat ve bir farîza-i Hak bulunduğunda ve ilim ve ulemâ düşmanlığı demek olduğunda şüphe yoksa da Allah’tan kat‘-ı nazarla velev ulemâda olsun en cüz’î bir vaz‘-ı hüküm salâhiyeti tanımak, hatta bir zerrenin bile kendiliklerinden hakkını tebdil [2514] edebilecek bir irade ve kudret teslim eylemek Allah’tan başkasına bir hisse-i rubûbiyet vermektir, min-dûnillah rab ittihaz eylemektir. Şeytanlara, tâgūtlara, nemrudlara, firavunlara, putlara, evsâna tapmak nasıl bir şirk ve Allah’a nasıl bir küfr ü küfran ise, ulemâya hadd-i ubûdiyetten fazla bir kıymet vermek, meselâ hatâyı savâbı, hakkı nâhakkı ayırmayarak ilm-i hakkın îcâbı olmayan fikirlerini, sözlerini, emr-i haktan müstenbat olmayan indî re’ylerini, hevâ ve teşehhîye teba‘iyet mahsûlü olan keyfî fetvalarını ve iradelerini tervic etmek ve güya onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram yapabilecek, hükm-i Hakk’ı tağyir ve tahrif edebilecek bir hakk u salâhiyet bulunabilirmiş gibi kasdî dalâletler şöyle dursun Allah’ın emrine muhalif olduğu zâhir olan hatâlarına bile itaati tecviz eylemek, velhâsıl Allah ne diyor diye düşünmeden, Allah’ın emrine ittibâ‘ı hesaba almadan ittibâ‘ eylemek dahi öyle bir şirk ve küfür demektir. Ve Allah’ı bırakıp başkalarına tapmaktır ki ma‘a’t-teessüf Yehûd ve Nasârâ böyle yapmışlar ve ahbâr u ruhbâna rab dememişlerse bile rab gibi tutmuşlar, vâzı‘-ı ahkâm tanımışlardır. Hele Nasrâniyet tarihinde ruhbânın mukaddes tanınması ve papaların lâ-yuhtî sayılması daha resmî ve daha zâhir ve meşhurdur. Bunların emr-i dinde bile diledikleri gibi tasarrufa salâhiyetdar olduklarını, rüesâ-yı rûhâniyenin kararları ve papaların emriyle dinin ahkâmı, kitabın en sarih hükümleri bile değiştirilecek derecede tevil ve tahrif olunabileceğini; namazlar, oruçlar ve bütün haram ve helâl, hakk u hukūk mesâili istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahlar affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennemin anahtarları papaların ellerinde olup dilediklerine satılabileceğini ve buna hiç kimsenin itiraza hakkı olmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlarını tanımışlardı ki, bu âyet bütün bunları ihtar ile muâhaze etmekte, hadîs-i şerîf de bunun asgarî mertebede [2515] menâtını tefsir eylemektedir. Nasârâda 1B -“sözlerini, emr-i haktan müstenbat olmayan indî re’ylerini” sınf-ı ruhbânın böyle bir imtiyaz ve hâkimiyetle min-dûnillah erbâb ittihaz edilmesine “klerikalizm” tâbir edilmiş ve sonra bundan şikâyetle Protestanlık zuhur etmiş (Sûre-i Mâide’ye bak) ve bilâhare bu imtiyâz-ı rubûbiyet, sınf-ı ruhbandan parlamanlara geçmiştir. Bundan başka Protestanlar dahi dâhil olduğu hâlde -selefteki muvahhidlerden kat‘-ı nazarla- ale’l-umûm Nasârâ’da şâyi‘ olmuş bir şirk vardır ki bütün diğer şirklerin esasını teşkil eder.

 

Allah Kur'an'dan ayırılmayanlardan eylesin....