KUR'AN'DA NESH(NESİH) VAR MI?
Kur'an ayetlerinin neshi, tartışmasız Kur'an'a karşı en büyük yalan olup, ilk olarak hicri dördüncü yüzyılda (MS 10. yüzyılın sonları) bir dizi Müslüman alim, Ahmed bin İshak ed-Dinari (ölümü 318 H.), Muhammed bin Bahr el-Asfahani (ölümü 322 H.), Hebatullah bin Seleme (ölümü 410 H.) ve Muhammed bin Osman el-Hazm (ölümü 584 H.) tarafından ortaya atılmıştır. İbn Hazm’ın, el-Nasekh ve el-Mansuk hakkındaki kitabı, bu konuda önde gelen kaynaklardan biri olarak kabul edilmektedir.
Hükmü kaldırılan âyete mensûh, hüküm kaldıran delile nâsih, bütünüyle bu olaya ise nesh adı verilmektedir.
Bu kavram başlangıçta Müslüman alimlerin Kuran'ı yeterince anlamamaları sonucu ortaya çıkmış olsa da, Kuran karşıtı yazarlar tarafından Kitabın mükemmelliğini ve ilahiliğini karalamak için yaygın olarak kullanılmıştır.
Bu iki tür asılsız iddia da Kur'an ışığında ele alınabilir. Bu iddiaların, Kitabın yanlış anlaşılmasından başka bir şey olmadığı kolaylıkla gösterilebilir.
Tabiki öncelikle ve özellikle müslümanların aşağıdaki ayetleri gözden kaçırmadan okuması gerekmektedir:
64. Dünya hayatında da ahirette de müjde onlarındır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur.
Asıl büyük kurtuluş işte budur.
27. Rabbinin Kitabı’ndan sana vahyedileni tilavet et (okuyup aktar)! O’nun sözlerini (kanunlarını) değiştirebilecek yoktur. O’ndan başka hiçbir sığınak da asla bulamazsın.
34. Yemin olsun ki senden önceki elçiler de yalanlanmıştı. Onlar, yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabretmişler, sonunda yardımımız onlara yetişmişti.
Allah’ın sözlerini (prensiplerini) değiştirebilecek kimse yoktur. Yemin olsun ki elçilerin haberlerinden bir kısmı sana da gelmiştir.
115. Rabbinin söz(leri), doğruluk ve Adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O, duyandır, bilendir.
1-2. Elif. Lâm. Râ.
(Bu), Allah’tan başkasına ibadet etmemeniz için doğru hüküm veren, her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıkça ortaya konulmuş bir kitaptır. (De ki:) “Şüphesiz ki ben O’nun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcıyım ve müjdeciyim.
Bu ayetlerle, Allah’ın sözlerinin mükemmelleştirildiği ve iptal edilemeyeceği açıkça belirtir.
42. Ona önünden de arkasından da batıl gelemez.
O doğru hüküm veren, övgüye layık olan (Allah)’tan indirilmedir.
El-bâtıl kelimesi “boşluk ve anlamsızlık” demektir. Önceki ilahi mesajlar Kur’an’ı yalanlamadığı gibi bundan sonra da onu yalanlayabilecek herhangi bir kitap gelmeyecektir. Kur’ân’ın hak olduğunu bildirdiği hiçbir şey bâtıl olmaz; bâtıl olduğunu söylediği şeyler de hak olamazlar. Vahye hiçbir şekilde eksiklik erişmez.
Min beyni yedeyhi ve lâ min halfihî ifadesi ise “ne elleri arasından, ne de arkasından” manasına gelmekte, bağlam gereği ise “ne önünden, ne de arkasından”, “ne önünden açıkça, ne de ardından gizlice”, “ekleme ve çıkarma yoluyla açıkça veya düşmanca ve yanıltıcı yorumlarla gizlice” gibi anlamlar içermekte, her haliyle vahyin korunmuşluğuna dikkat çekmektedir.
Nesh bir iptal ve iki âyet arasındaki bir zıtlığın giderilmesi kurumudur. Kur’ân’da hiçbir ihtilaf yani çelişki bulunmamaktadır.
82. Onlar Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı?
O, Allah’tan başkası katından (gönderilmiş) olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı.
Ne yazık ki bu Müslüman sözde alimler, Kuran hakkında en büyük yalanı uydurmuşlardır, Kuran'da diğer ayetleri iptal eden ve geçersiz kılan ayetler olduğunu iddia ederken aşağıdaki ayetlerin muhattabı konumuna gelmişlerdir.
51. Ayetlerimiz hakkında (onları) aciz (kılmaya) çalışanlara gelince, işte bunlar cehennem halkıdır.
5. Ayetlerimizi aciz bırakmak için karşılıklı olarak uğraşanlar için de en kötüsünden elem verici azap vardır.
38. Ayetlerimizi aciz bırakmak için karşılıklı olarak uğraşanlara gelince, onlar da azapta hazır kılınacaklardır.
Ön bilgiden sonra iddiaların dayandırıldığı ayete gelelim:
106. Biz bir ayetten her neyi nesh eder veya unutturursak daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye gücü yetendir.
1-) Bu ayetteki 'ayet' kelimesini Kuran'daki bir ayet olarak yorumluyorlar. Fakat Kuran'da birçok yerde geçen 'ayet' kelimesi dört farklı anlama gelebilir:
a- Allah'ın bir mucizesi:
101. Yemin olsun ki Musa’ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik.(Musa) yanlarına geldiğinde Firavun’un ona “Ey Musa, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum.” dediğini İsrailoğullarına sor!
b- Aynı zamanda insanların ibret alması gereken bir örnek anlamına da gelebilir:
103. Şüphesiz ki bunda, ahiret azabından korkanlar için elbette ayet (ders) vardır. O gün, bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün (herkes için) şahit kılınmış bir gündür.
c- Aynı zamanda bir delil/işaret anlamına da gelebilir:
128. Siz övünüp eğlenmek üzere her yüksek yere bir ayet (anıt) mı dikiyorsunuz?
Aşağıdaki ayetlerde Türkçe çevirisinde açıkça belirtilmese de delil/işaret anlamında kullanımı görülmektedir.
35. Yemin olsun ki biz aklını kullanacak bir toplum için oradan apaçık bir delil bırakmışızdır.
10. (Zekeriya) “Rabbim! (Bu konuda) bana bir delil ver.” demişti. (Melek) “Senin delilin, sapasağlam olduğun hâlde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır.” cevabını vermişti.
d- Son olarak Kur'an'daki bir ayeti kastediyor olabilir, örneğin:
29. (Bu Kur’an), ayetlerini derinlemesine düşünsünler ve derin akıl sahipleri (gerçeği) hatırlasınlar diye sana indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır.
2-) Şimdi bu bilgiler ışığında 2:106’yı bağlamından koparmadan önceki ayette bahsedilen konuya bakalım:
105. Kitap ehlinden ve müşriklerden nankörlük yapanlar, Rabbinizden size herhangi bir hayır (iyilik) indirilmesini istemezler. Allah rahmetini dilediğine (layık olana) verir. Allah büyük lütuf sahibidir.
105. âyette vurgulanan husus, kitap ehlinden ve müşriklerden kâfirlerin bu son ümmete indirilmesini istemedikleri şeydir. Dolayısıyla onlar ne herhangi bir hükmün iptaliyle ne de yeni bir hükmün gelmesiyle ilgileniyorlardı. Onların indirilmesini istemedikleri şey bütünüyle vahiy idi yani Hz. Peygamber’in risâletiydi.
Kitap ehlinden olan kâfirler Hz. Peygamber’in onların içlerinden gelmemesine haset etmişler, kıskançlık göstermişler, Mekkeli müşrikler ise öncelikle arzu ettikleri şeyin melek peygamber olduğunu, ancak ille de insan olacaksa aşağıdaki ayette zikredildiği gibi iki büyük şehirden bir kişiye bunun verilmesi gerektiğini belirtmişlerdi.
31. (Devamla:) “Bu Kur’an, iki şehirden bir(er) büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.
32. Rabbinin rahmetini(vahyini) onlar mı paylaştırıyorlar! Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti (vahyi) onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden hayırlıdır.
Yüce Allah hem kitap ehlinden olan kâfirlerin hem de müşriklerin müminlere en küçük bir hayrın dokunmasını istemediklerini, bu çerçevede dünyevi ihsan ve ikramın zirvesi demek olan risâlet görevinin Hz. Peygamber’e verilmesini de kesinlikle benimsemediklerini, bunu asla ve asla kabullenemeyeceklerini haber vermektedir.
124. Onlara bir delil geldiğinde, “Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilinceye kadar elbette inanmayız!” dediler. Allah, elçiliği kime vereceğini çok iyi bilendir. Suç işleyenlere, (dünyada) yapmış oldukları hilelere karşılık Allah katında aşağılanma ve şiddetli bir azap isabet edecektir.
Ayet bağlamıyla birlikte düşünüldüğünde 2:106'daki "ayet" kelimesine ise ister işaret, ister delil, ister ibret, isterseniz mucize, ister risalet deyin ama Kur'an'ın hükmü anlamı verilemeyeceği bellidir.
3-) Eğer bir şeriattaki herhangi bir hüküm silinmiş, gizlenmiş veya unutturulmuş ise onun bir sonraki şeriatta aslına doğrusuna yada yeni şekline dönüştürülmesi anlamında nesh gerçekleşmiş olabilir. Bir peygambere gelen risalet ile yasaklananlar yada izinli olan şeyler sonraki peygamberle değiştirilebildiği aşağıdaki ayetlerle ortaya konulmuştur.
50. Önümdeki Tevrat’ı(n aslını) doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helal kılmam için (gönderildim). Size Rabbinizden bir delil getirdim. Allah’a karşı takvâlı (duyarlı) olun ve bana itaat edin!
93. Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yakup’un) kendisine haram kıldıkları dışında, İsrailoğulları'na bütün yiyecekler helaldi. De ki: “Doğruysanız o zaman Tevrat’ı getirip onu okuyun!”
15. Ey kitap ehli! Elbette size gelen Elçimiz, kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklıyor; birçoğundan da geçiyor (dile getirmiyor). Elbette size Allah’tan bir nûr (ışık) ve apaçık bir kitap gelmiştir.
146. Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kılmıştık. Sırtlarının veya bağırsaklarının taşıdığı ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara (haram kılmıştık). Bu (durum), haksızlıkları yüzünden onlara verdiğimiz cezadır.
Şüphesiz ki biz elbette doğru söyleyenleriz.
4-)Bu ayetteki "ayet" kelimesi Kuran'daki bir ayeti ifade ediyorsa, "unutturulmasına sebep olmak" ifadesi geçerli olmazdı . Bunun sebebi, belli bir Kuran ayetinin neshedildiğini varsaysak bile (tartışma uğruna), böyle neshedilmiş bir ayetin tüm Müslümanlar tarafından günlük olarak okunan Kuran'ın bir parçası olacağı ve dolayısıyla asla unutulamayacağıdır!
5-)Bu ayetteki "ayet" kelimesi bir Kuran ayeti anlamına geliyorsa, " ondan daha iyi " kelimeleri anlamsız olurdu , çünkü Kuran'daki Allah’ın Sözleri mutlak hakikattir. Bir Kuran ayetinin Kitap'taki bir diğer ayetten "daha iyi" olması mümkün değildir. "Daha iyi" kelimesi yalnızca göreceli nicelikler ve nesneler için geçerlidir, mutlak olan için değil. Sonuç olarak, diğerlerinden daha iyi olan hiçbir Kuran ayeti yoktur! Hepsi ilahi hakikattir.
6-) Yine bu ayetteki "ayet" kelimesi bir Kur'an ayeti anlamına gelseydi, "benzeri" ifadesi de anlamsız olurdu , çünkü Allah'ın bir ayeti geçersiz kılıp yerine benzer olan bir ayet koyması anlamsız olurdu! Buradan da nesh edilecek şeyin Kur’an ayeti olmadığı yine anlaşılmaktadır.
7-) Kuran’da geçen “ayet” kelimesine baktığımız vakit çok ilginç bir kullanım şekli olduğunu da görüyoruz: “ayat” kelimesinin tekili olan “ayet” kelimesi, Kuran’ın hiçbir yerinde “Kuran’ın bölümleri olan ayet” manasında kullanılmamıştır. Kur’an’ın bölümü olan ayetlerden bahsedildiğinde kelime hep çoğul olarak verilmiştir. Bakara Suresi 106’da “ayet” olarak tekil şekilde geçtiği için, bu ifadeden Kuran’ın ayetlerini değil, “ayet” kelimesinin tekil kullanımının işaret ettiği yukarıda ilettiğimiz diğer manalarından birine geldiğinin diğer bir kanıtı olarak gösterebiliriz.
8-) Nesh Konusunda delil olarak gösterilen diğer ayetlerden bir diğeri aşağıdaki ayettir:
101. Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti değiştirdiğimiz zaman –ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir– “Sen ancak bir iftiracısın!” dediler. Hayır; onların çoğu (gerçeği) bilmezler.
Öncelikle bu sûre ve elbette bu âyet Mekke döneminin bir âyeti olduğu için o dönemde “nesh” denen teorinin herhangi bir pratik örneğinin bulunmadığı, hatta Mekke döneminde “nesh” diye herhangi bir konunun gündemde olmadığı bilinmektedir. Sadece Mekke’de değil, neshin en önemli delili olarak sunulan Bakara sûresinin 106. âyetinin indirildiği dönem itibariyle Medine’de de bu anlamda herhangi bir “nesh” konusu ve algısı kesinlikle söz konusu değildi. Muhataplar bugün tartışılan anlamda “nesh” diye bir konudan haberdar bile değillerdi; çünkü zaman, konum ve ihtiyaçlar noktasında böyle bir konu başlığı kesinlikle söz konusu olmamıştı.
Nesh, hükümler arasında meydana geldiği kabul edilen bir mesele olduğu ve Mekke döneminde de henüz değişime konu ahkâm âyetleri söz konusu olmadığı için burada “nesh”ten söz edilmesi doğru değildir. Müşrikler gelen âyetlerle ilgili olarak herhangi bir seçim yani beğenip beğenmeme konumunda da değillerdi.
Nesh taraftarlarının iddiası eğer doğru olsaydı, o zaman burada bir tebdîlden değil de açıkça “nesh”ten söz edilirdi ki durum böyle de değildir. Tebdîl “başkasının yerine koymak şartıyla bir şeyi yerinden kaldırmak” demektir. “Âyetin tebdili” ise “yerine başka bir âyet konulmak suretiyle bir âyetin kaldırılması”dır. Nesh taraftarları Kur’ân’da bir ayetin kaldırılıp yerine başka bir ayetin gelmesinden ziyade, nesheden ve neshedilen âyetlerin Kur’ân’da bulunduğunu ileri sürmektedir.
Bu âyet indirildiğinde “hangi ayetin yerine hangi ayetin getirildiği” noktasında herhangi bir soru sorulduğu da bilinmemektedir. Nesh taraftarları bile bu âyeti izahlarında hangi âyetlerin bu noktada söz konusu edildiğine dair bir açıklama da bulunmamışlardır. Çünkü Mekke döneminde inen bu surede toplumsal hayata dair prensipler veya hükümler henüz indirilmediği için, herhangi bir hükmün değiştirilmesi gibi bir zorunluluktan da asla söz edilemez.
Müşriklere göre vahyin tamamı Hz. Peygamber’in veya bir beşerin sözüydü. Nitekim bu âyetten sonraki âyetlerde de konu bu şekilde devam etmekte, “Allah neyi indirmekte olduğunu gayet iyi bilendir” buyrulmakta ve vahyin kaynağının ilahi olduğu açıkça bildirilmektedir.
Durum böyle olunca, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette ele alınan konunun Kur’ân bünyesindeki bir değiştirme olmadığı açıktır.
Kendisine çeşitli suçlamalarda bulundukları Hz. Peygamber’in risaletini kabul etmeyen müşrikler, ilahi bilgilendirmeleri kabul etmedikleri için, bir sonraki âyet olan Nahl 16/102’de kendilerine cevap verilmekte ve bütünüyle vahyi Rûhu’l-Kudüs’ün yani Hz. Cebrâîl’in indirdiği beyan edilmektedir.
102. De ki: “Kutsal Ruh (Cebrail) onu (Kur’an’ı) iman edenlere güç vermek için, müslümanlara rehber ve müjde olarak Rabbinin katından bir amaç ile indirmiştir.”
103. Yemin olsun ki biz onların “Onu (Kur’an’ı ona) ancak bir insan öğretiyor!” dediklerini biliyoruz. İtham ettikleri şahsın dili yabancıdır. (Oysa) bu (Kur’an), apaçık bir Arapça’dır.
Müşrikler yeni gelen âyetleri değil, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği esasların kaynağını eleştiriyorlar; bunların ilahi değil, beşeri olduğunu iddia ediyorlardı. Bu arada âyette doğrudan “nesh” anlamında bir kelime değil, “değiştirme” anlamında beddelnâ/tebdîl kelimesi kullanılmaktadır. Bütün bu gerekçeler çerçevesinde maksadın Kur’ân’da yaşanan değişiklikler değil, risalet değişimi anlamında bir mesaj olduğu anlaşılmaktadır.
Nesh konusuna delil olarak getirilen son ayet ise
39. Allah dilediğini siler ve dilediğini sabit bırakır. Kitabın anası (esası) O’nun yanındadır.
Ayeti bu kadar okuduğunuzda düşündüğünüz konu ne ile alakalı ise tabiki onu Allah’ın sildiği ve dilediğini de sabit bıraktığını düşünürsünüz. Eğer Kur’an ayetlerinin nesh edilmesini düşünüyorsanız sizin için güzel bir delil olabilir.
Ayetin öncesine ve bağlamına bakılırsa
38. Yemin olsun ki senden önce de elçiler göndermiştik ve onlara da eşler ve çocuklar vermiştik.
Allah’ın izni olmadan hiçbir elçi için bir ayet (mucize) getirme imkânı yoktur. Her sürenin yazıldığı bir kitap (yasa) vardır.
39. Allah dilediğini siler ve dilediğini sabit bırakır. Kitabın anası (esası) O’nun yanındadır.
Süre olarak çevrilen kelime Ecel’dir. Yani her ecel(süre) kitaptadır. Allah dilediğini siler ve dilediğini sabit bırakır. Dendiği halde konunun Kur’an ayetlerinin silinmesine getirilmesi yine alakası olmayan bir zorlama olarak gözükmektedir.
Her ecelin bir kitabının oluşu, gerçekleşen va‘d veya va‘îdin yani müjde veya tehditlerin belirlenmiş bir süresinin bulunduğu manasını içermektedir. Kâfirlerin azapta acelecilik yapmaları ve onların istediği zaman ve zeminde herhangi bir helak yaşanmadığı için bunu da bir yalanlama sebebi olarak gördükleri anlaşılmaktadır.
Ayette de nesh kelimesi yerine Kur'an'da sadece bu ayette kullanılan silmek manasındaki "yemhû" kelimesi kullanılmıştır.
Ayrıca içerisindeki konular itibari ile hüküm içermemesi yönüyle Ra'd suresinin daha çok Mekki bir sure olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden aslında yine ortada hükümler yokken neshe delil olarak sunulması da pek mantıklı gözükmemektedir.