Söz(Hadis)

 

A‘râf 185. Ayet

185. Göklerin ve yerin egemenliği, Allah’ın yarattığı her bir şey ve ecellerinin yaklaşmış olabileceği hakkında hiç mi düşünmediler? Ondan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanıyorlar!

 

Câsiye 6. Ayet

6. İşte şu(nlar), Allah’ın sana bir amaç ile tilavet etmekte (okuyup aktarmakta) olduğumuz ayetleridir. Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar ki!

 

Mürselât 50. Ayet

50. Bundan (Kur’an’dan) sonra artık hangi söze inanacaklar ki!

 

Bu ayetlerde “hadis” kelimesinin kullanımı ve Kur'an’a eş kaynaklar olarak uydurulan sözlere “hadis” denmesi, Kuran’ın bir mucizesidir. Kuran, Peygamber’e atfedilecek, dinin tek kaynağını yüzlerce kitaba çıkaracak hadislere mucizevi bir tarzda işaret etmiştir.

Kur'an'ın 'söz' anlamında kullandığı kelimelerin başında 'kavi' kelimesi gelmektedir. İkinci sırada, 'kelam' sözcüğü yer alıyor. Hadis, 'söz' anlamında tercüme edilebilecek kelimelerin üçüncüsüdür. Kullanım tablosuna bir bakalım:

'Kavi' kelimesi türevleriyle birlikte 1700 küsur yerde kullanılmıştır. Bunların 70 küsuru doğrudan 'kavi' (söz) kelimesidir. Diğerleri de, çoğunluğu fiil olmak üzere emir ve isimlerdir. Yine 'Söz' anlamındaki 'kelam' kelimesi türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir. Bu yerlerin 40 küsurunda doğrudan doğruya kelam sözcüğü kullanılmıştır. Birkaç yerde de yine aynı kökten ve yine aynı anlama gelen 'kelime' sözcüğü kullanılıyor.

Ve yine Peygamberimiz’e birçok yalanı atfedenler; “agval=sözler”, “ahbar=haberler”, “hikam=hikmetler” veya başka bir Arapça kelimeyi Peygamberimiz’in sözlerini belirtmek için kullanabilirlerdi. 'Söz' anlamında kullanılan veya kullanılabilecek bunca kelime varken hadis sözcüğü ayrıca neden kullanılmıştır? Ve hadis sözcüğünün kullanıldığı yerlerde Kur'an'la bir karşılaştırma ve Kur'an'ı hadis'in üstüne çıkarma olgusu neden dikkat çekmektedir?

Her hususta çelişen hadisçilerin bu sözlere oy birliğiyle “hadis” deyip, Kuran’ın bu ayetlerinin işaretine girmeleri, Kuran’ın sayısız mucizelerinden biridir.

 

Aşağıdaki ayetlerde Kur'an kendisini, 'uydurulmuş bir hadis olmayan söz' diye tanıtmaktadır:

 

Yûsuf 111. Ayet

111. Şüphesiz ki onların kıssalarında, derin akıl sahipleri için bir ibret vardır.

(Bu Kur’an, başkaları tarafından tasarlanıp) uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak o, kendinden öncekileri onaylayan, her şeyin açıklaması olan (bir kitap)tır; iman eden toplum için bir rahmet ve bir rehberdir.

 

Yûnus 37. Ayet

37. Bu Kur’an, Allah’ın peşi sıra (varlıklar tarafın)dan (tasarlanıp) uydurulabilecek (bir söz) değildir. Ancak (o) kendinden öncekini doğrulayan ve o Kitab'ı (Tevrat’ı) açıklayandır. Onda şüphe yoktur; âlemlerin Rabbindendir.

 

Tûr 34. Ayet

34. Doğru (sözlü) iseler onun (Kur’an’ın) benzeri bir söz getirsinler.

 

Kur’an’da sadece aşağıdaki ayette geçen lehve’l-hadîs ifadesi “asılsız hikâye, masal”, “boş söz”, “söz oyunu”, “laf cambazlığı” gibi anlamlar içermektedir. İnsanı hakikati öğrenmekten engelleyen ve onu oyalayan, işinden alıkoyan sözler, asılsız hikâyeler, masallar, efsaneler gibi anlatılar bu kavramın kapsamında yer almaktadır.

 

Lokmân 6. Ayet

6. İnsanlardan öylesi var ki bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve sonra da o (yol)la alay etmek için boş söz satın alır. İşte onlara küçük düşürücü bir azap vardır.

 

Sahabîler, Hz. Peygamber'e başvurarak "Ey Allah'ın Elçisi, bize, Kur'an dışında bir şeyler anlat" diye rica ettiklerinde, cevap olarak Zümer suresi 23. ayet inmiştir. (Şâtıbî; Muvafakaat, 1/49) Bu ayette, Allah'ın indirdiğinin yani Kur'an'ın, hadislerin en güzeli olduğuna dikkat çekilerek şöyle denmektedir:

 

Zümer 23. Ayet

23. Allah sözün en güzelini, müteşâbih (benzeşen anlamlı) ve mesânî (hakikatleri tekrarlanan) bir kitap olarak indirdi. Bu (Kitab)ın etkisiyle Rablerine saygı duyanların tüyleri ürperir. Sonra hem derileri hem de kalpleri Allah’ın zikrine (Kur’an’a ısınıp) yumuşar. İşte bu (Kitap), Allah’ın, dileyeni (layık gördüğünü) kendisiyle doğru yola ulaştırdığı bir rehberdir. Allah kimi de saptırırsa (sapkınlığını onaylarsa) artık ona hiçbir yol gösteren olamaz.

 

Hadis kelimesinin Peygamberimizin kendi sözleri anlamında kullanıldığı 2 ayet aşağıda gösterilmiştir. Anlaşıldığı üzere hayatın içinde söylenmiş sözler ve edilen sohbet anlamı olduğu açıktır.

 

Tahrîm 3. Ayet

3. Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. (Fakat eşi) o sözü (başkasına) bildirip Allah da bunu (Peygamber’e) açıklayınca, o da (konunun) bir kısmını (eşine) bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. (Peygamber) bunu ona (eşine) bildirince, (eşi) “Bunu sana kim bildirdi?” diye sormuş, o da “Bilen, haberdar olan (Allah) bana bildirdi.” demişti.

 

Ahzâb 53. Ayet

53. Ey iman edenler! Siz (yemeğin hazırlanma) zamanını gözetmeksizin -bir yemek için size izin verilmesi hariç- Peygamber’in evlerine girmeyin; sadece davet edildiğiniz zaman girin!

Yemeği yediğinizde başka bir konuya(söze) girmeyerek hemen dağılın! (Çünkü) şüphesiz ki bu durum Peygamber’i üzmekte fakat o (size bunu söylemeye) utanmaktadır. (Ancak) Allah gerçeği söylemekten çekinmez.

 

Peygamberimiz’in, kendi sözlerinin yazımını yasakladığı kabul edilir:

 

“Benden Kuran dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kuran dışında bir şey yazmışsa imha etsin.” (Müslim, Sahihi Müslim, Kitab-ı Zühd; Hanbel, Müsned, 3/12, 21, 33)

Darimi’deki hadis ise şöyledir: “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi.” (Darimi, es-Sünen)

El Hatib’teki hadis şöyledir: “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve ‘Yazdığınız şey nedir?’ dedi. ‘Senden işittiğimiz hadisler’ (sözler) dedik. Hz. Peygamber; ‘Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.’ dedi” (El Hatib, Takyid)

Tirmizi’den de bunu öğrenebiliriz: “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.” (Tirmizi, es-Sünen, K. İlm)

 

Peygamberimiz nasıl olur da hadis yazımını yasaklar; insanların dini eksik öğrenmelerini, kendi sözlerine yalan katılmasını, sözlerinin bir kısmının unutulmasını göze alır?

Kuran’da kalemle yazı yazmaya dikkat çekilir; vasiyetin, borcun yazılması söylenir. Yazıya Kuran’da böylesi bir önem atfedilmişken eğer hadis kitaplarının aktardıkları da dinimizin ana kaynağıysa yazılmamalarına izin verilmemesi nasıl mümkün olur?

Eğer Peygamber dinin bir kaynağının kayda geçmiş olmasını engellemişse, dinin tam ve eksiksiz bir şekilde öğrenilmesini de engellemiş olmaz mı?

 

Oysa Kuran ayetleri Kuran’ın din adına yeterli ve tek geçerli kaynak olduğunu söylemektedir. Bunu da en iyi anlayan şüphesiz Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir. Görüldüğü gibi Peygamberimiz’in sünneti (davranış tarzı); hadislerin Kuran’a ilaveler yapan kitaplar olarak yazılması değil, hiç yazılmamasıdır.

 

İlginçtir ki eğer hadisleri açıklayıcı bir şekilde ele alacak olsak sayılarının yıllara göre piramit biçimini aldıklarını görürüz. Piramitin tepesi en küçük alan Allah’ın elçisinin dönemi olup aşağıya indikçe piramitin eni artmaktadır. Piramitin temeline vardığımızda Peygamber döneminden ne kadar geniş olduğunu fark ederiz. Hâlbuki makul olan tersidir. Çünkü Peygamber’in yanında olanlar hadisleri (Peygamber’in söylediklerini) en çok bilenlerdi. Sonra onların ölümüyle hadisleri bilenlerin sayısı azalacak ve bu şekilde üstteki piramit ters şekilde gelişecekti. Ama bizler Emevi dönemindeki hadislerin, bu dönemdekilerden daha kabarık olduğunu görüyoruz.”

 

Müslim sahih olan, yani kesin doğru olduğu kanaatine vardığı her hadisi kitabına almadığını söyler (Müslim, 1. cilt). Müslim’in mantığına göre hadisler dinin kaynağıdır fakat kendisi her doğru bildiği hadisi kitabına almaz. Yani bu mantığa göre dinimiz eksiktir. Müslim’in atladığı bir hadisi, başka birinin atlamadığının garantisi olmadığına göre, geleneksel Ehli Sünnet yaklaşım, kendi kendini eksik ilan eden bu izahı kaynaklarında taşımaktadır. Hadisler dinin kaynağıdır diyen Buhari 600 bin hadis bilip 6000-7000 tanesini yani % 1’ini kitabına yazmıştır. Geriye kalan % 99’u ise bunlara ihtiyacımız olmadığına veya bunların güvenilir olmadıklarına kanaat getirip kitabına almamıştır. Nitekim Buhari,kitabında, sırf kitap uzamasın diye kitabına almadığı sahih hadis sayısının kitabına aldıklarından çok olduğunu söylemiştir. Eğer hadisler dinin kaynağı olsalardı; biz tamamen Buhari’nin insafına ve seçme yeteneğine kalmış olacaktık.

 

Buhari’nin hayatında hiçbir iş yapmadığını, hiç uyumadığını ve her hadisin doğruluğunu, yani nakil zincirinin sağlamlığını anlamak için her hadise iki saat ayırdığını düşünelim. Sırf bu süre 130 yıldan fazladır. Oysa bazen sırf bir hadisin bir zincirinin bir halkasının sağlamlığının anlaşılması için günlerce seyahat edildiği iddiasını düşünürsek, Buhari’nin bildiği tüm hadislerin doğruluğunu test etmesi binlerce yıla bile sığmazdı.

 

Meşhur hadis kitaplarında, “cerh ve tadil” adı altında hadis nakleden kişilerin doğru sözlülüğünün, hafızasının, inancının sorgulandığı ifade edilir. Oysa Hicri 3. asra kadar “ben şundan, şu bundan, bu ondan duydu” diye yapılan nakillerdeki, aradaki tüm “bu, şu ve o”ların binlercesinin dürüstlüğü, hafızası ve diğer özelliklerinin sınanmasına kimsenin ömrü yetmez. Ebu Şame bu hususta şöyle der: “Hadis nakledenler hakkındaki görüşler o kadar farklılık kazanmıştır ki, tek bir nakilci bazılarına göre müminlerin emiri, bazılarına göre ise insanların en yalancısı olarak nitelenebilmiştir.” Örneğin İkrime, Buhari ve meşhur birçok hadisçiye göre çok itibarlı bir nakilci iken, Müslim’e göre yalancıdır. Bunun örnekleri çoktur. Fakat örnekler içinde kanaatimizce en ilginç olanı geleneksel anlayışın en meşhur hadis kitabının yazarı Buhari’nin, en yaygın mezhebin başı Ebu Hanife’yi “gayri-sika” yani “güvenilmez” ilan edip, ondan tek bir hadis dahi nakletmemesidir. En ünlü hadisçiye göre en ünlü mezhebin kurucusu güvenilmezdir fakat geleneksel taklitçi zihniyete göre bunlar “en güvenilir, en mübarek” iki kişidir. Cerh ve tadildeki, yani hadis nakledenlerin güvenilirliği hakkındaki tartışmalarda çelişkili izahlar en az hadislerdeki çelişkiler kadar çoktur.

 

Peygamberimiz’in vefatından sonra dört halife tarafından da; yani Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali hadis yazımı yapılmadı. Ulemanın ölüp gitmesinden korkulunca Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz(ölüm 720) hadisleri araştırılıp, yazılmasını emretmiştir ve Emevi Halifesi Hişam (ölüm 743) hadisleri ilk toplayan kişi olarak kabul edilir. İmam Malik’in Hadis eseri Muvatta (776). Hemen ardından Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’i(843) gelir. Meşhur altı tane hadis kitabının -kütübü sitte- yazarlarından Buhari 870, Müslim 875, Tirmizi 892 , Ebu Davud 889, Nesai 915 yılında, İbni Mace 886’da vefat etmişlerdir. Görüldüğü gibi Hadis kitapları yazılmaya başlandığında ne bir sahabe, ne de sahabeyi gören (tabiun) bir kimse yaşıyordu. Peygamberimiz’in vefatından hadis kitaplarının yazımına kadar 6-7 nesil geçmişti ve bu hadisleri nakleden meşhur hadis kitapları, bunları 6-7 kişinin birbirine söylediği iddia edilen zincirlerle nakletmişlerdir. Bu yöntem Buhari ile sistemli bir şekilde başladı. Buhari’nin hicri 200’lü yıllarda yaşadığı düşünülürse, Buhari’den önce olmayan bir metoda göre hadislerin nakil zincirlerinin akılda tutulmuş olması, ilerde konulacak bu ölçünün baştan gözetilmiş olduğu savı hiç de ikna edici değildir.

 

Peygamberimiz

Ömer İbni Hattab

İbni Vakkas

İbni İbrahim et Taimi

Yahya İbni Said el Ensari

Sufyan

Abdullah İbni Zübeyir

Buhari

 

Peygamberimiz

Ayşe

Urvan İbni Zübeyir

İbni Shiab

Ukail

El Baith

Yahya İbni Bukheir

Buhari

 

Yukarıdaki 2 hadis nakil zinciri örneğindeki gibi söz konusu hadisler nakledildiğinde, Peygamberimiz’den sonraki halkadan sonrakinden sonraki bile vefat etmişti. Yani hadisçilerin hadis nakleden şahısların doğru sözlü olup olmadıklarını tetkik edecekleri şahıslar ölüydü. Bu yüzden hatalı bir şekilde, tüm sahabeyi doğru sözlü bile kabul etseniz, sahabeden sonraki nesillerin önemli bir kısmı da hadis kitapları yazıldığında vefat ettiği için doğru sözlü olup olmadıklarının kontrolü imkânsızdır. Bu yüzden hadis yazarlarının “cerh ve tadil ilmi” dedikleri uğraş, mezardakilere uygulanamayacağına göre, tamamen neticesiz bir uğraştır. Kuran’ın hiçbir yerinde Peygamberimiz’i her görene güvenileceğine dair bir izah da yoktur.

 

Hadislerin içinde doğruyla yanlışın karışmış olması bir yana, hadislerin Peygamberimiz’in ağzından çıktığı şekliyle bize ulaştırıldığını hadisçiler bile iddia etmez. Buhari başta olmak üzere birçok hadisçi, hadisin manasının korunmasının yeterli olduğunu, asıl metnin ezberlenmesinin şart olmadığını ifade etmişlerdir. Bu ise hadislerin içine birçok kimsenin kendi görüşünü sokması, tam anlayamadığı halde anlayamadığını anlamayanların, hadis metnini bozup manayı da bozmaları gibi sonuçlar doğurmuştur. Her nakilci, hadisin metnini akılda tutabilecek güçte bir hafızaya sahip olmadığından aklında kaldığı şekliyle hadisleri nakletmiş, bu da dilden dile anlam kaymalarına sebebiyet vermiştir. Tüm bu sakıncalara rağmen Buhari ile en büyük iki Ehli Sünnet mezhep olan Hanefi ve Şafi mezheplerinin başları Ebu Hanife ve Şafi de mana ile rivayeti yeterli görmüşlerdir.

 

Ebu Hureyre’nin “Uğursuzluk üç şeyde olur; ev, kadın ve at” diye Peygamber’e hadis atfettiğini duyan Hz. Ayşe: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın elçisi bunu asla söylememiştir. O ancak şunu söylemiştir: "Cahiliye ehli şöyle derlerdi: Uğursuzluk şu üç şeyde olur; ev, kadın ve at.”" Görüldüğü gibi Hz. Ayşe’ye atfedilen ve Ebu Hureyre’ye yapılan bu itiraz(Cahiliye ehlinin söylediği şeyi peygamberimiz demiş diye nakletmek); “mana ile hadis nakli mümkündür” deyip başını, sonunu, durum ve şartları nakletmeden yapılan hadis rivayetlerinin yol açtığı felaketlere bir örnektir.