Ay'ın Yarılması ya da Şakku’l-Kamer / İnşikāku’l-Kamer olayı Kamer suresinin ilk ayetine dayanır. Konu hakkında da çeşitli rivayetler bulunmaktadır.
Önce Kur'an ayetleri açısından olayı gözden geçirelim.
1. O (Son) Saat yaklaşmıştır ve (o zaman geldiğinde) Ay yarılmış (olacak)tır.
A-Âyette geçmiş zaman kalıplarının kullanılmasının nedeni, bunun bir Kur’ân üslubu olmasıdır.
(Muhakkaku’l‐Vukû‘ Ke’l‐Vukû - Gerçekleşmesi kesin olaylar, olmuş gibidir.) Gerçekleşmesi kesin olaylar için Kur’ân’da geçmiş zaman kalıplarının kullanıldığı, özellikle Son Saat, kıyâmet-âhiret sürecinde yaşanacakların ifadesinde bunun tercih edildiği bilinmektedir. İşte bunun bir örneği olarak Son Saat’in yaklaştığı ve ayın da yarılmış olacağı beyan edilmiş olmaktadır.
Son Saat bağlamında “gözlerin kamaşacağı, Ay’ın tutulacağı, Güneş ve Ay’ın bir araya toplanacağı” ifade edilirken de hep geçmiş zaman fiilleri kullanılmaktadır. Çeviriler yapılırken bunlar esasında “mazi”(geçmiş zaman) fiilleri olsa da gelecek zaman anlamıyla okuyucuya verilmektedir. Aşağıdaki surenin ilerleyen ayettlerindeki gibi.
7-10. İşte göz(ler kamaşıp) şimşek çaktığı, ay karardığı, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün (inkârcı) insan “(Acaba) nereye kaçmalı(yım)?” diyecektir.
Hem geçmiş zaman kalıpları, hem de edilgen kalıplar tercih edilerek olayın kesinliği üzerinde durulmuştur. Bu nedenle Kamer sûresinin ilk âyetinde de Ay’ın yarılması, bunun Son Saat’te gerçekleşeceğini göstermek için “geçmiş zaman” kalıbında getirilmiştir.
B-Ayın yarılması” Son Saat’in yaklaşması ifadesinden sonra geldiği için, anlaşılıyor ki ayın yarılması Son Saat’in bir parçasıdır ve o esnada gerçekleşecektir. İkinci âyette yer alan يَرَوْا yeravv ve يُعْرِضُوا yu‘ridû fiillerinin “geniş zaman” kalıbında getirilmesi, iddia edilen türden bir olayın yaşanmadığını göstermektedir. İkinci âyetteki “müşrikler böyle bir olayı görseler yüz çevirirler ve ‘bu, süregelen bir büyüdür’ derler” ifadesi de olayın olduğunu değil, “eğer böyle bir şey olsaydı tepkileri inkârdan yana olurdu” şeklinde beyan edilmektedir.
2. Bir ayet (mucize) görseler bile hemen yüz çevirir ve “Bu da sıradan bir büyüdür!” derler.
C- Aşağıdaki âyetten de anlaşıyor ki Hz. Peygamber’e verilen tek ve ebedî mucize Kur’ân’dır.
50. (O zalimler:) “Ona Rabbinden (başka) ayetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi?” demişlerdi.
De ki: “Ayetler (mucizeler) ancak Allah katında(n)dır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
51. Kendilerine tilavet edilmekte (okunup aktarılmakta) olan Kitabı (Kur’an’ı) sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Elbette iman eden bir toplum için onda rahmet ve (gerçeğin) hatırla(t)ması vardır.
D- Aşağıdaki âyetten anlaşılıyor ki, Yüce Allah önceki kavimlere gönderdiği türden mucizeler göndermemiş, gerekçesini de “öncekilerin yalanlaması” olarak belirlemiştir.
59. Bizi, ayetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır. (Nitekim) Semûd kavmine de (mucize olarak) aydınlatıcı, (ders verici) bir dişi deve vermiştik de onlar (vahşice katlettikleri için) ona haksızlık etmişlerdi. (Oysa) biz ayetleri (mucizeleri) ancak (inkârcıları) korkutmak için göndeririz.
E-Mucizeler kâfirlere gösterilir ve eğer inanmazlarsa topluca helak edilirlerdi. Oysa burada muhataplar Mekkeli müşrikler değil, olaya şahit olduğu iddia edilen müminlerdi. Muhatapların müşrikler olduğu kabul edilirse bu defa da inanmadıkları için toplumun topluca helaki beklenirdi ki böyle bir şey de olmamıştır.
13. Yemin olsun ki haksızlık ettikleri için sizden önce nice nesilleri helak etmiştik. Elçileri kendilerine apaçık deliller getirmişti; (ancak) onlar iman etmemişlerdi. İşte suçlu toplumları böyle cezalandırırız.
6. Bunlardan önce helak ettiğimiz hiçbir şehir (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler!
F-Kafirlerin mucize isteklerine karşı Kur’an’da peygamberimizin verdiği karşılık aşağıdaki ayette verilmiştir.
90. (İnkârcılar) şöyle demişlerdi: “Bizim için yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.
91. Veya sana ait bir hurma bahçen ve üzüm bağın olup içlerinden bolca ırmaklar akıtıncaya kadar (sana inanmayacağız).
92. Veya iddia ettiğin gibi üzerimize gökten parçalar yağdırıncaya veya Allah’ı ve melekleri önümüze getirinceye kadar (sana inanmayacağız).
93. Veya altından bir evin (köşkün) oluncaya ya da göğe yükselinceye kadar (sana inanmayacağız)! Bize, okuyacağımız bir kitap indirinceye kadar (göğe) yükselmene de asla inanmayacağız!”
De ki: “Rabbim yücedir. Ben insan bir elçiden başka neyim ki!”
G- Eğer Hz.Muhammed’in bir mucizesinden bahsedilseydi aşağıdaki ayetler bu şekilde muhattaplarına iletilmezdi.
37. (İnkârcılar) “O’na Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!” demişlerdi.
De ki: “Şüphesiz ki ayet (mucize) indirmeye gücü yeten Allah’tır. Fakat onların çoğu bilmezler.”
20. “Ona (Muhammed’e) Rabbinden bir ayet (mucize) indirilse ya!” diyorlar.
De ki: “Gayb (bilinemeyen her şey) yalnızca Allah’ın kontrolündedir. Bekleyin! Şüphesiz ki ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”
Rivayetleri de incelediğimizde TDV İslam Ansiklopedisi'nden link ile tamamını da belgeleriyle okuyabilirsiniz. Sizler için özetle aşağıdaki bilgileri sıralayalım:
Bu olay Sahâbeden
Ali b. Ebû Tâlib,
Abdullah b. Mes‘ûd,
Abdullah b. Ömer,
Abdullah b. Abbas,
Enes b. Mâlik,
Cübeyr b. Mut‘im
ve Huzeyfe b. Yemân’a atfedilir.
İbn Mes‘ûd’a isnadı sahih olmakla beraber gerek metindeki ifadelerden gerekse muhaddislerin açıklamalarından mevkuf (sadece sahabeden rivayet edilen söz ve fiillere ait haberlere denmektedir. Bu haberlerin isnadı Hz.Muhammed'e ulaşmaz, bir sahabide sonlanır. Bu haberler bir sahabenin sözü ve fiilleri veya bir durum karşısındaki görüşünü içerebilir. ) olduğu anlaşılmaktadır.
İbn Abbas rivayeti ise İbn Mes‘ûd rivayetiyle büyük benzerlik arzeder; bunların metinleri aynı olduğu gibi senedlerinde de sadece sahâbeden rivayette bulunan kişiler farklılık gösterir.
Bazı muhaddisler, İnşikāku’l-Kamer'in hicretten beş yıl önce vuku bulduğunu ve bu tarihte Abdullah b. Abbas’ın henüz dünyaya gelmediğini dikkate alarak onun bu olayı müşahede edemeyeceğini, ancak bir başkasından (muhtemelen İbn Mes‘ûd) duyarak nakletmiş olabileceğini belirtirler.
Enes b. Mâlik’e atfedilen rivayete göre müşrikler Hz. Peygamber’den mûcize istemiş, Resûl-i Ekrem de ayın iki parçaya ayrılışını kendilerine göstermiştir. Hadis metninde yer alan “gösterme” ifadesinin, ayın fiilen iki parçaya ayrıldığı mânasına değil müşriklere ayrılmış gibi gösterildiği mânasına alınması da mümkündür. Ayrıca bazı hadis tenkitçileri, hicretten önce Mekke’de vuku bulduğu söylenen ve o sırada dört beş yaşlarında bir çocuk olan Enes’in Medine’de iken olayı görmesinin mümkün olmadığına, bu sebeple İbn Abbas rivayeti gibi bunun da mürsel sayılması gerektiğine dikkat çekerler.
Abdullah b. Ömer’den gelen rivayet Hz. Peygamber’den üçüncü şahıs olarak söz edilmesi, olayın vuku bulduğu sırada beş yaşlarında olan İbn Ömer’in bunu büyük ihtimalle İbn Mes‘ûd’dan duymuş olabileceğini, hatta râvinin(Öğrendiği hadisi rivayet eden kimse) sadece Abdullah şeklinde zikredilmesi sebebiyle İbn Mes‘ûd’un İbn Ömer ile karıştırılması ihtimalini akla getirmektedir.
Cübeyr b. Mut‘im kanalıyla gelen rivayeti ise Ebû Bekir İbnü’l-Arabî bu rivayetin münkatı‘ (Senedin sahâbîden sonra gelen kısmında bir veya daha çok râvisi atlanarak rivayet edilen hadis), olduğunu bildirir; İbn Maîn ve İbn Hibbân da senedde yer alan Süleyman b. Kesîr’i ve oğlunu zayıf kabul ederler.
Bu rivayetlerin incelenmesinden, haberin isnad edildiği sahâbîler içinde olayı bizzat görme imkânına sahip olanların
Ali b. Ebû Tâlib,
Abdullah b. Mes‘ûd,
Cübeyr b. Mut‘im
ve Huzeyfe b. Yemân olduğu anlaşılır.
Ali b. Ebû Tâlib ile Huzeyfe’ye nisbet edilen rivayetler ve sahih hadis kitaplarında yer almamıştır.
Cübeyr b. Mut‘im’in rivayeti münkatı‘(Senedin sahâbîden sonra gelen kısmında bir veya daha çok râvisi atlanarak rivayet edilen hadis anlamında),
İbn Mes‘ûd’un rivayeti ise mevkuftur. (sadece sahabeden rivayet edilen söz ve fiillere ait haberlere denmektedir. Bu haberlerin isnadı Muhammed'e ulaşmaz, bir sahabide sonlanır. Bu haberler bir sahabenin sözü ve fiilleri veya bir durum karşısındaki görüşünü içerebilir.)
Sonuç olarak İnşikāku’l-Kamer’in geçmişte vuku bulduğunu bildiren haberlerin râvileri olarak gösterilen sahâbîlerin olayın vukuu sırasında küçük yaşta bulunmaları, bazı rivayetlerin isnad açısından tartışılması, ayrıca hiçbir rivayetin tevâtür derecesine ulaşmaması, bu hadisenin geçmişte kesinlikle vuku bulduğunu söylemeye imkân vermemektedir.
Herkesin dikkatini çekmesi gerekecek kadar büyük bir olay olan İnşikāku’l-Kamer’in Dünya’nın başka yerlerinde görüldüğünün bilinmemesi, hadisenin bu kadar az insan tarafından rivayet edilmesi, ayrıca tarih ve astronomi literatürüne intikal etmemesi gibi delillere dayanarak böyle bir hadisenin gerçekleşmiş olamayacağı bellidir diyebiliriz.
Zaten birçok ayet kıyamet vakti göğün ve yerin yarılacağını ifade etmektedir. Ay’ın da yarılması o vakit göğün yarılmasının aşamalarından biri olması olasıdır. Çünkü insan yerin yarılmasını az çok aklında canlandırabiliyorken göğün yarılmasının nasıl birşey olacağını düşünememektedir. Tahminen bildiklerimiz ölçeğinde atmosfer tabakasının yok olması şeklinde düşünebiliyoruz. Doğrusunu Allah bilir.
Mucize kelimesi, “insanı aciz bırakan delil” demektir ki Kur’an’da “ayet” şeklinde geçmektedir. Kelimenin anlam yapısına da uygun olarak Yüce Allah’ın bakıldığında görülebilecek ve insanı aciz bırakacak o kadar çok mucize yaşanmaktadır ki bunu ancak görmek isteyenler görebilir. İnsan sadece kendisini bile oturup düşünse vücudunda binlerce sayılacak mucize mevcuttur. Dolayısıyla tarihin her döneminde inkarcılar, gözü önündeki mucizeleri görmeyip inkarında ısrarcı olmak üzere elçilerden sürekli mucize istemişler, kendilerini aciz bırakan her mucize geldiğinde de inkarlarına devam etmişlerdir. Bu yüzden inanan insan vahiy dışında yeni mucizelere ihtiyaç duymaz.
Bu olay Kur’an tarafından gelecekte olacağı belirtilen bir olayın haber verilmesidir görüşünü benimsiyoruz. “Ay’ın yarılması” konusunu inkâr eden yoktur; sadece bunun ne zaman gerçekleştiği veya gerçekleşeceği noktasında farklı yaklaşımlar vardır. Doğrudan imanla ilgili olmayan bir konuda farklı kanaatleri benimseyip karşıtlarına inkârcılık suçlamasında bulunulması da korkunç bir hatadır. Doğrusunu Allah bilir.