Müslüman olmak için Arapça öğrenmek şart mıdır? İslam'ın dili Arapça mıdır?

 

"Arapça İslam'ın dilidir ve bu nedenle Müslüman olmak için Arapça öğrenmek gerekir. Kur'an'ı Arapça okumak, namazı da Arapça kılmak gerekir" şeklindeki iddialarla bazı Arapçılar kendi ırk ve dillerini üstün tutma derdine düşmüşken insanların Kur’an’a uzak kalmaları, hatta İslam’a uzak kalmaları sağlanmış, uzak kalmayanlar ise şirk'in pençesinde can çekişmektedir.


Yukarıdaki iddiaları Kur'an ışığında ele almadan önce, bu tür iddiaları savunanların öncelikle dini gereğinden fazla zorlaştırdıklarını vurgulamak gerekir.


Tamamen yeni bir dil öğrenmek çoğu insan için kolay değildir, dini yaşama konusunda onlara zorluk yaşatır. Bu, Allah'ın insanlara dinlerini yaşamaları konusunda herhangi bir zorluk yüklemediğine dair verdiği güvenceyle tamamen çelişmektedir.


Hacc 78. Ayet

78. Allah uğrunda, hakkıyla cihad edin (fedakarlık yapın)!

O, sizi seçti; dinde üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in milletinde (dininde de bu böyleydi). Elçi'nin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size “Müslümanlar” adını vermiştir. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a (O’nun vahyine) sımsıkı sarılın! O, sizin mevlanızdır (efendinizdir). O ne güzel mevladır (efendidir) ve O ne güzel yardımcıdır!


Arapça konuşmayan insanlarla ilgili olarak, İslam'ı yaşamak için Arapça öğrenmek zorunda olmak, Allah'ın, Arapça konuşan topluluklarda doğan ve bu nedenle hiçbir zaman bu yükle uğraşmak zorunda olmayan diğer insanlarla karşılaştırıldığında onlara adaletsiz(haşa) davranıldığını gösterecektir. Söylemeye gerek yok ki bu düşünce, Allah'ın asla kimseye adaletsizlik yapmayacağına dair Kur'an'daki güvenceyi ihlal etmektedir:


Nisâ 40. Ayet

40. Şüphesiz ki Allah zerre kadar haksızlık etmez.

(Kulun yaptığı iş) iyilik olursa (Allah) onu katlar (kat kat artırır) ve katından büyük bir ödül verir.

 

Müslüman olmak için Arapça öğrenmek şart mıdır?


Müslümanların çoğunluğunun İslam'ın ne kadar eski olduğuna dair Kur'an'daki bilgilerden haberdar olmadıklarını görüyoruz. Aşağıdaki ayetler bu konuya ışık tutmaktadır:


Hz.Nuh Müslümandı.

Yûnus 71. Ayet

71. Onlara Nuh’un haberini tilavet et (okuyup aktar)! Hani o, kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Benim konumum ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise –ki ben yalnızca Allah’a güvenirim–; siz de ortaklarınızla birlikte işinizle ilgili olarak toplanın (karar alın)!Sonra işiniz (aldığınız karar) başınıza dert olmasın! Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü bana uygulayın ve bana zaman da tanımayın!

72. Yüz çevirirseniz, ben sizden hiçbir ücret istememiştim. Benim ücretim yalnızca Allah’a aittir. Bana da müslümanlardan olmam emredilmiştir.”


Hz.İbrahim Müslümandı.

Âl-i İmrân 67. Ayet

67. İbrahim ne yahudi ne de hristiyandı fakat o, hanîf (Allah’ı birleyen) bir müslümandı ve müşriklerden değildi.


Hz.Musa Müslümandı.

Yûnus 90. Ayet

90. Biz İsrailoğulları'nı denizden geçirmiştik de Firavun ve askerleri haksızlık etmek ve saldırmak üzere onları takip etmişti. Sonunda (denizde) boğulma zamanı gelince (Firavun) “İsrailoğulları'nın inandığı ilahtan başka ilah olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!” demişti.


Hz.İsa Müslümandı.

Mâide 111. Ayet

111. Hani Havarilere “Bana ve elçime iman edin!” diye vahyetmiştim (bildirmiştim). Onlar da “İman ettik, bizim Allah’a teslim olmuş kişiler (Müslümanlar) olduğumuza sen de şahit ol!” demişlerdi.


Allah tarafından kendilerine kitap verilenler, Kur'an'ı bilmeden önce de Müslümandılar.

Kasas 52. Ayet

52. Ondan (Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz(den bazısı) ona (Kur’an’a) inanırlar.

53. Kendilerine (Kur’an) tilavet edildiği (okunup aktarıldığı) zaman “Ona iman ettik. Şüphesiz ki o, Rabbimizden gelen gerçektir. Esasen biz daha önce de müslümanlardık.” derler.


Yukarıdaki ayetlerde de bildirildiği gibi, Allah'ın bütün peygamberleri Müslümandır (Allah'a teslim olanlardır), kavimlerini de Müslüman olmaya, bir ve tek olan Allah'a teslim olmaya çağırmışlardır.

Ayrıca şu ayetler de Allah'ın insanlık için izin verdiği tek dinin İslam olduğunu, yani İslam'ın sadece Kur'an'ın değil, önceki tüm kitapların dini olduğunu bildirmektedir:


Âl-i İmrân 19. Ayet

19. Şüphesiz ki Allah katında din İslam’dır.

Kitap verilenler ancak kendilerine bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düşmüşlerdi. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse (bilsin ki) şüphesiz ki Allah hesabı hızlı olandır.


İslam yani Allah'a teslim olma, Allah'ın kabul ettiği tek dindir:


Âl-i İmrân 85. Ayet

85. Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki bu) kendisinden asla kabul edilmeyecektir.

ve ahirette o, kaybedenlerden (olacak)tır.


Gördüğümüz gibi, Allah'ın bütün peygamberleri ve elçileri İslam dinini takip ediyordu, ancak Hz.Muhammed'den öncekilerden hiçbiri tek kelime Arapça konuşmuyordu.

Ayrıca Hz.Muhammed'den önce gelen ve İslam dinini tebliğ eden peygamberlerin hiçbirine verilen Kutsal Yazıların hiçbiri Arapça yazılmamıştır.
Yukarıdaki Kur'an delilleri, Arapça bilmenin İslam'ı anlamak veya Müslüman olmak için gerekli olduğu yönündeki yanlış iddiayı çürütmektedir.

 

Fussilet 44. Ayet

44. Biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık “Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı dilden (kitap) olur mu?” derlerdi.

De ki: “O, inananlar için doğru yolu gösteren bir rehber ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir (s)ağırlık vardır ve o (Kur’an) onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor!”


Bu muhteşem ayetteki sözler, Allah'ın Kuran'ı ister Arapça ister başka bir dilde indirsin, onun gerçek müminler için her zaman bir hidayet ve şifa olacağını bildirmektedir. Buradan Arapçanın yalnızca Allah'ın mesajını ileten bir araç olduğu, Arapçanın başlı başına bir amaç olmadığı sonucu çıkmaktadır. Müminler Kur'an'ı hangi dilde okurlarsa okusunlar, Kur'an'ın rehberliğine kavuşurlar . Bunun aksine kalpleri kirli olan kimseler, Arapçayı iyi bilseler dahi, Kur'an'ın gerçek mesajına asla ulaşamazlar. Bunun örneğini bugün dünyada gözlerimizin önünde görüyoruz.


Hz.Muhammed'den önce gelen bütün peygamberler ve mü'minlerden onlara uyanlar; hepsi yalnızca Allah'a ibadet eden Müslümanlardı ama hiçbiri tek kelime Arapça bilmiyordu. Dolayısıyla Allah'a ibadet etmek için Arapça bilmenin gerekli olduğunu söylemek, Muhammed'den önce gelenlerin hiçbirinin Allah'a nasıl ibadet edileceğini bilmediği anlamına gelir!

İbrahim ve oğulları ile İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin konuştuğu dil İbranice idi. Tanrı’dan aldıkları Kutsal Yazılar İbraniceydi.

İsa'nın konuştuğu dil Aramice idi. İsa'ya verilen İncil'in dili Aramice idi.

Peki bu peygamberlere verilen Kutsal Yazıların Arapça yazılmadığı için eksik veya değersiz olduğunu söyleyebiliriz miyiz?

 

İbrâhîm 4. Ayet

4. (Allah’ın emirlerini) onlara açıklasın diye her elçiyi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Allah dileyeni (layık gördüğünü) saptırır, dileyeni (layık gördüğünü) de doğru yola ulaştırır. O güçlüdür, doğru hüküm verendir.

 

Yukarıda değindiğimiz konuyla alakalı durumu gayet açık bir şekilde anlatan bir ayet görüyoruz. Her elçiye vahyin özellikle kendi dillerinde geldiğini ve bunun nedeninin etrafındaki insanlara açıklasın diye olduğu belirtilmiş bulunmaktadır.


Bu yüzden İslam'a yeni girenler vakitlerini Kur'an'ı anlamaya, Kur'an'a uymaya ve yaşamlarına uygulamaya ayırmalıdırlar. Kur'an'ı Dünya üzerindeki çeşitli yerlerde hangi dilde okurlarsa okusunlar, eğer kalpleri gerçekten Allah'a bağlıysa, Allah da Kur'an'ın manasını onlara ulaştıracak ve Kur'an onlara rehberlik edecektir. Kıyamet gününde Allah'ın huzurunda alçakgönüllü bir şekilde durduğumuzda, Allah Arapça bilgimizi sınamayacak, fakat imanımızı ve amellerimizi ödüllendirecektir.

 

Bu demek değildir ki kendi dili Arapça olmayan ülkelerde kimse Arapça öğrenmesin. İsteyen bunu yapabilir ama bunu bir din hükmüymüş, Allah’ın buyruğuymuş gibi kitlelere dayatmanın bir anlamı yoktur. Bunun yanında Türkiye’de Türkçe konuşan herkesin iyi Türkçe bilmediği gibi yani bundan kastımız bir paragrafı okuduğunda okuduğundan birşeyler anlayıp yorum yapacak düzeyde olmadığı da aşikardır ki Arapça okumayı öğrenen herkes de arapçayı öğrenmiş olmamaktadır. Kur’an’ı okumak onu sadece seslendirmek değildir. Allah’ın insanlardan Kur’an’ı nasıl okumalarını istediğini anlamadıklarını görüyoruz. Dini tamamen Allah'a adamak, ne anlama geldiğini bilinmeden Kur'anı güzel bir ilahi gibi okuyarak olacak şey değildir.

 

Tüm elçilerin tek görevinin Allah'ın mesajını tebliğ etmek olduğunu ve dinin yalnızca Allah'a has olması gerektiğini bildiren çok sayıda Kur'an ayetlerine rağmen, insanların çoğunluğunun dinlerine şirk bulaştırmış olmaları onların dinlerini anlamadıkları bir dille hayata uygulamaya çalışmalarındaki üzücü bir sonuçtur.

 

Halbuki Kur’an’ın okumak için kullandığı kelimeler şunlardır : dille telaffuz etme anlamında tilâvet, anlayarak okumak için kıraat ve de sindire sindire okumayı tarif için de tertîl’dir.

 

Nahl 98. Ayet

98. Kur’an’ı okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!

 

Kur'ân okunurken Şeytan'dan Yüce Allah'a sığınmanın emredildiği yukarıdaki ayette tilâvet değil, kıraat kelimesi kullanılmaktadır. Bu muhteşem ayrıntı bile başlı başına insanlığa bir kelam mucizesi teşkil eder. Yani Şeytan, Kur'ân'ı anlama çabasına yönelik okumayı yani kıraati saptırır ama tilaveti değil. Kur’an’ı kıraat edenlerin yani anlayarak okuyanların şeytanı ne kadar rahatsız edeceğini ve onun şerrinden korunmak için kovulmuş şeytandan Yüce Allah’a sığınmanın gerekliliğini içermektedir.

 

Müzzemmil 3. Ayet

3. (Gecenin) yarısında, ondan biraz eksilt(erek daha erken kalk).

4. Ona ilave ederek (gece yarısından sonra da kalk) ve Kur’an’ı ağır ağır oku!

5. Şüphesiz ki biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz bırakacağız (vahyedeceğiz).

 

Furkân 32. Ayet

32. Kâfir olanlar “Kur’an ona bir kerede (topluca) indirilseydi ya!” dediler. İşte böylece, kalbini onunla iyice pekiştirmek için (peyderpey indirdik) ve onu tane tane okuduk.

 

Yukarıdaki iki ayette ise tertil üzere okumaktan bahsedilmektedir. Kur’ân’ı tertîl üzere okumak için onu anlamak, yüreğinde hissetmek, bütün hücrelerine onu ulaştırmak ve sindirmek gerekir. Yani Kur’an’ı (ayetlerini) ağır ağır, tane tane okumak, okuduğunu anlayıp özümsemek sonra da hayatına uygulamaktır.

 

Furkân 30. Ayet

30. Elçi şöyle diyecektir: “Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı yalnız bıraktı.”

 

Yukarıdaki ayette kullanılan “yanlız bıraktı” şeklinde Peygamberimizin şikayetine konu alarak çevrilen kelime “mehcur”dur. O da hem kalp hem de dil ile terk etmektir. Yani Kur’an’ın sadece okunmasının terk edilmesinden bahsetmekten daha öte birşey olarak anlamadan okunacak şeyin kalbe yerleşemeyeceği için kalpten de terk edilemeyeceği de açıkça gözler önüne serilmektedir.

 

Kur’an’ın bir sıfatı olarak ayetlerde bulunan عَرَبِيًّا ‘arabiyyen kelimesi ise kendi anlamı olarak hem Kur’ân’ın “Arapça lisana sahip” ilâhî bir mesaj olduğunu, diğer manası olarak ise “açık ve anlaşılır” bir yapıya sahip kılındığını ifade etmektedir.

 

Ra‘d 37. Ayet

37. Böylece biz onu Arapça bir hüküm (hikmetli bir söz) olarak indirdik. Sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyarsan, Allah’tan (gelecek azaba karşı) senin için herhangi bir dost ve koruyucu olmayacaktır.

 

Kur’an’ın Arapça oluşuna yapılan her atıf, hem lafzen hem dolaylı olarak “Allah insana, insanın konuştuğu dille hitap etmiştir” vurgusunu içerir. Bununla amaçlanan vahyin anlaşılabilir niteliğidir. Muhataplardan gelecek tüm “anlaşılamaz” ya da “zor anlaşılır” mazeretlerini geçersiz kılmak için ısrarla dile getirilmektedir.

 

Râgıb el-İsfehânî'nin el-Müfredât adlı eserinde A-r-b maddesinde "arabiyyen" kelimesinin manasını verip geçtiği ayetin örneklerini apaçık anlamıyla almıştır:

 

عَرَبِيّ : Fasih açık söz.

Allah buyurur ki: إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآَنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ : Anlayasınız diye biz onu apaçık bir Kur’ân olarak indirdik (12/Yûsuf 2);

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ : Apaçık bir dille (26/Şu’arâ 195);

كِتَابٌ فُصِّلَتْ آَيَاتُهُ قُرْآَنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ : Bilen bir toplum için âyetleri açıklanmış, apaçık, okunan bir kitaptır (41/Fussilet 3);

أَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّا : İşte biz onu, apaçık bir hüküm olarak indirdik (13/Ra’d 37).

 

Kur’an muhteşem içeriğini burda da göstermiş ve hem “Arapça” oluşunu ve hem de “açık ve anlaşılır” oluşunu aynı kelime ile ifadeye koymuştur.

 

Anlaşılamaz itirazlarının bir bahane olduğu ise aşağıdaki ayetle ortaya konulmuştur:

 

Şu‘arâ 198-199. Ayet

198-199. Biz Kur’an’ı, Arap olmayanlardan (yabancı) birine indirseydik, o da onu kendilerine (farklı bir dilde) okusaydı yine de ona inanmazlardı.

 

Kur’an’ın Arap olmayanlardan birine ve kendi dillerinde de inseydi peygamber vahyi yine onlara okusaydı, yine de inanmayacakları anlatılmaktadır. Burada arap olmayan birine Kur’an’ı Arapça okumaktan bahsetmez. Zaten Arap olmayan birinin Kur’an’ın ona Arapça okunduğunda anlamayacağı aşikardır. Bununla ilgili ayet Fussilet 44. Ayet’de verilmişti.

 

Fussilet 44. Ayet

44. Biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık “Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı dilden (kitap) olur mu?” derlerdi.

De ki: “O, inananlar için doğru yolu gösteren bir rehber ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir (s)ağırlık vardır ve o (Kur’an) onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor!”

 

İçinde Arapça geçen ve diğerlerinden anlamca tek farklı olan aşağıdaki ayet ise Kur’an’ın bir insan öğretisi olmadığını kanıtlamak için iddiaların aksine itham edilen şahsın dilinin Arapça olmayan bir kişi olduğunu kanıtlamak üzere vahyedilmiştir.

 

Nahl 103. Ayet

103. Yemin olsun ki biz onların “Onu (Kur’an’ı ona) ancak bir insan öğretiyor!” dediklerini biliyoruz. İtham ettikleri şahsın dili yabancıdır. (Oysa) bu (Kur’an), apaçık bir Arapça’dır.