TESBİH NEDİR?

 

Müfessir Ragıb, Mufradat adlı eserinde kelimenin kökü olan Sebḥ için “suda veya havada hızlı gitmek demektir” der. İçerisindeki uzaklaşmak manasından hareketle Kur’an kelimeye yeni bir anlam vererek kullanmıştır. Böylelikle Allah’ı tenzih etme yani eksikliklerden uzak tutma manası ortaya çıkmıştır. Bu oluşan manaya burada değineceğiz.

 

Tesbih kelimesi “sbh” kökünden türemiş masdardır. Masdar, bir fiilin “eylem kökü” anlamını, zaman ve özne belirtmeden ifade eden isimdir. Yani yapılan eylemin adları gibi düşünebiliriz.

 

Kur’an’da tesbih şeklinde 2 yerde(Nur 41, İsra 44) geçer. Geçen ayetlere göz attığımızda tüm yaratılanların Allah’ı tespih ettiklerinin ifade edildiğini görmekteyiz.

 

Nûr 41. Ayet

41. Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmüyor musun?

Elbette her biri kendi salâtını (duasını) ve tesbihini (yüceltmesini) bilmektedir. Allah onların yapmakta olduklarını bilendir.

 

Diğer varlıklarla dizi dizi kuşların tesbih ettiklerini görmüyor musun?”  sorusunda “tera” görmek fiili gerçek anlamda görmekten değil “fark etmek, düşünmek” anlamında kullanılmıştır. Aynı aşağıdaki ayette olduğu gibi bu sorular genellikle “fiziksel” görmeden değil, düşünsel idrakten bahseder.

 

Fil 1. Ayet

1. Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?

 

Ayette bahsedilen saldırı Allah Resulu’nün doğumundan yaklaşık 2 ay önce gerçekleşmiştir. Yani bu olayı gerçek anlamda hiç görmemiştir. Yani buradaki mana gerçekten görmek değil “bilmiyor musun, düşünmüyor musun?” demektir. Göz bakmaya, bakma görmeye, görme fark etmeye yarıyorsa işe yarar. Buradaki “görme” somuttan soyuta, görünenden görünmeyene, eserden sahibine, fiilden fiili yapana, sanattan sanatkara ulaştıran akleden kalbin eylemidir.

 

Ardından gelen tüm yaratılanların tesbihini bilmesi diğer tesbih ayetinde şöyle açıklanmıştır:

 

İsrâ 44. Ayet

44. Yedi (kat) gök, yer ve bunlardaki herkes, O’nu (Allah’ı) tesbih eder (yüceltir). Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamdiyle (övgüyle) tesbih ediyor (yüceltiyor) olmasın. Ancak siz onların tesbihini (yüceltmesini) anlayamıyorsunuz. Şüphesiz ki O hoşgörülüdür, çok bağışlayandır.

 

Peki bizim bildiğimiz anlamda tesbih sözle yüceltme emrinden ibaret olsa o zaman yaratılanların hepsinin içine dahil olan cansız varlıklar ve canlı olup da konuşamayan bitkiler, hayvanlar ve benzeri tüm canlılar bu emri nasıl yerine getirecektir? Ayette dikkat edilecek kelime “tefkahûne”dir. Kelime “kavramak, anlamak ve öğrenmek” gibi anlamlara gelmektedir. Yani “duyamazsınız” denmemekte “anlayamazsınız” denmektedir. Yani canlı ve cansız her şeyin Allah’ı tespih etmesi, Allah için ve onun adına bir iş ortaya koyması veya oluşta bulunması anlamına gelir.

 

Tesbih her şey olabilir, fakat insanların düşüncesizce reflekse bağlı bir dil hareketine ve sayılara mahkum ettikleri bir şey olamaz. Tesbih, sebeha fiilinden gelir. Sebeha kelimesi, kelimenin tersi, anlamı da tersini veren kelimeler gurubuna girer. Tersi ha-be-se; manası "hapsetti, hareketsiz kaldı". Onun tersi se-be-ha; manası "saldı, hareket etti". O zaman varlıkların tesbihi, varlıkların "Allah adına hareket etmesi" anlamına gelir.

 

Anlamı biraz daha kavramaya yardımcı olması açısından aşağıdaki iki ayette "yüzerler" diye çevrilen iki kelime yine s-b-h kökünden gelen fiillere bakalım.

 

Yâsîn 40. Ayet

40. Güneş aya yetişmez; gece de gündüzü geçemez. Hepsi, bir(er) yörüngede yüzerler.

 

Enbiyâ 33. Ayet

33. O, geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratandır. Hepsi bir(er) yörüngede yüzerler.

 

Yukarıda da anlattığımız gibi Habs mastarı, "tutmak hareketsiz bırakmak, durdurmak" anlamına gelir. Dilimizdeki hapis, mahpus, hapishane hep aynı kökten gelir. Kelimeyi ters döndürüp okuduğumuzda, anlam da ters döner ve sebh, "sürekli hareket”i ifade eder. Yukarıdaki iki ayette yani Yasin 40 ve Enbiya 33'te ki “yesbehune” kelimesiyle bu anlam öne çıkmıştır. Tesbih kelimesinin kök anlamı işte budur.

 

Bütün bir kainatın tesbih halinde olduğunu söyleyen Kur'an, aynı zamanda bütün bir kainatın "hareket halinde" olduğunu söylemiş olmaktadır. Bu ise, mucizevi bir haberdir.

 

Makro olarak bakıldığında kainat, mikroya inildiğinde ise atom ve atom altı parçacıklar da hareket halindedir. Yani aslında elimize aldığımız bir taş parçasının en küçük yapı taşları bile hareket halindedir. Atomların birbirlerine nasıl bağlanacakları yada bağlanmayacakları bile belli kurallar dahilinde bellidir. Bu da onların yaratılış amacına uygun nasıl hareket ettiklerini bildiklerini açıklayan güzel bir örnektir. 

 

Örnek olarak suyun bileşimindeki oksijen yakıcı bir gazdır, hidrojen ise yanıcı bir gazdır. Oksijen ve hidrojen birleşerek söndürücü bir madde olan suyu meydana getirirler. Bunu öğrenen insana da Subhanallah demekten başka bir şey düşmez.

 

Şimdi de masdar olan tesbih kullanımından başka Kur’an’da fiil olarak kullanılan ayetleri görelim. Kalem suresi 28. Ayette bulunan "tesbih etme" kelimesine kadar ki pasaj aşağıda verilmiştir.

 

Kalem 28. Ayet

17-18. Şüphesiz ki biz, bahçe sahiplerini denediğimiz gibi onları da denemiştik. Hani o (bahçe sahipleri) bahçeyi kesin olarak sabah hasat edeceklerine yemin etmişlerdi; istisna etmemişler(di).

19. Onlar uykudayken, Rabbinden (gelen) kuşatıcı bir afet orayı sarmıştı.

20. (Bahçe) hasat edilmiş gibi (bomboş) olmuştu.

21. Sabah olurken birbirlerine şöyle seslenmişlerdi:

22. “Hasat etmek istiyorsanız, erkenden arazinize (bahçenize) gidin!”

23-24. (Bahçe sahipleri “Keşke) bugün yanınıza sokulmak üzere bahçeye hiçbir yoksul girmese!” (dileğiyle) fısıldaşarak yürüyorlardı.

25. Her şeye güçleri yetermiş (gibi) çok erken davranıp (bahçeye gelmişlerdi).

26. Fakat bahçeyi gördüklerinde “Biz (herhâlde) yolumuzu şaşırdık!” demişlerdi

27. “(Hayır)! Aksine biz mahrum bırakıldık!” (diye sızlanmışlardı).

28. İçlerinden en makul olanı “Ben sizi ‘Tesbih etsenize(tusebbihûne)!’ diye uyarmamış mıydım?” demişti.

29. (Onlar) “Rabbimiz yücedir(subhâne rabbinâ)! Doğrusu biz (kendimize) yazık etmişiz!” demişlerdi.

 

Yukarıdaki ayetler bütününün sondan bir önceki ayetinde geçen bahçe sahiplerinin içinden birinin, olaydan sonra diğerlerinin tespih etmemesinden dolayı sonucun böyle olduğunu belirtmesiyle ayetin bildiğimiz anlamda tesbihle alakalı olmadığını görüyoruz.

 

Çalıştığımız ayetlerde bahçe sahipleri, kainattaki her şeyi düzenleyen rablerinin kendi düşüncelerinden haberdar olmadığını düşünüp plan yapmaktalar ve üstüne iş yoksula yardım etmeye geldiğinde de bundan kaçındıklarını okuyoruz. Bu noktada bahçe sahipleri Allah’a “düşüncelerinden bir haber olma” gibi bir eksikliği atfettiklerini görmekteyiz. Aslında kendileri, Allah’ın her şeyi bildiğinin ve gördüğünün idrakına sahip değillerdi. Ayrıca her şeye güçlerinin yeteceğini ve Allah’ın dilemesini göz ardı ederek hasatı kesin yapacaklarını söylemeleriyle kendilerini üstün de görmüşlerdi.

 

Asıl vurgulanmak istenen ise sözle Allah’ı yüceltmeme değil edinecekleri mahsulden yoksula pay ayırmamaları (infak etmemeleri) yani Allah için ve Allah adına iş yapmadıkları için bahçelerinin helak olmasıdır. Böylece mal ve servet ahlakı hususunda yaratılış gayelerine aykırı davranmışlardı. İnsanlara mal ve servetin veriliş gayesi, onu muhtaç olan başkalarıyla paylaşmaktır. Yaratılış gayesine uygun hareket etseler ve dolayısıyla ürünlerde fakirlerin haklarını onlara verecek duyarlılığı gösterselerdi “tesbih” etmiş olurlardı. Sadece sözle Allah’ın adını yüceltselerdi olayın başlarına gelmemesi gibi bir durum olsa o zaman ayetlerin mesajıyla uyumsuz bir durum ortaya çıkmış olurdu.

 

Tabiki Allah’ı eksiklerden münezzeh yani uzak tutarak yüceltmek manasıyla da tesbih Kur’an’da geçmektedir. Ama insandan beklenenin sadece sözle Rabbinin adını tespih etmesi yüceltmesi değil bir şuur ortaya koyarak esasen kendisinin Allah için ve Allah adına işler ortaya koyması gerektiği anlatılmak istendiği için yukarıdaki ayette bu şekilde değinilmiştir.

 

Tesbih etmeyle alakalı başka bir ayete geçtiğimizde ise yine mananın bildiğimiz sözle tekrarı içeren tesbih gibi olmadığını görmekteyiz.

 

Aşağıdaki ayet grubunda Hz.Musa’nın firavuna gitmesi emredilmektedir. Buna karşı Hz.Musa da dua ederek kendi kardeşi Hz. Harun’un da ona yardımcı olmasını istemektedir ve arkasından gelen ayette “bu sayede seni çok tesbih edelim” şeklinde açıklama gelmektedir. Burada Hz.Musa kardeşini, birlikte oturup tekrar eden sözlerle Allah’ı yüceltme işini yani bildiğimiz anlamda tesbihi gerçekleştirmek için yanında istemediğini kolayca anlayabiliyoruz. Çünkü Hz.Musa’nın firavuna gitmesi emriyle bu eylemin bir bağı bulunmamaktadır. Ama tesbih kelimesinin Allah adına, Allah için hareket etmek, yaratılış amacına uygun davranmak şeklinde düşündüğümüzde istek yerli yerine oturmaktadır. Çünkü Hz. Musa bir peygamberdir. Yaratılış amacı da Allah adına, Allah için yaptığı da Tebliğ’dir. Firavunun karşısına çıkılacak durumda bu görev için Allah’tan destek olarak kardeşini yanında istemiştir. Ve arkasından gelen ayetle de kardeşiyle birlikte Firavun karşısında Allah’ı daha kuvvetli bir şekilde anacaklar ve zikredeceklerini de söylemektedir.

 

Tâhâ 24. Ayet

24. (Allah şöyle demişti): “Firavun’a git! O iyice azdı.”

25. (Musa ise) şöyle dua etmişti: “Rabbim! Benim için yüreğime genişlik ver!

26. İşimi bana kolaylaştır!

27-28. Dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar.

29-30. Bana ailemden kardeşim Harun’u vezir (yardımcı) görevlendir!

31. Onunla arkamı güçlendir.

32. Onu işime ortak (destekçi) kıl.

33. Bu sayede seni çok tesbih edelim (yüceltelim).

34. Seni çok analım!

35. Şüphesiz ki sen bizi görensin.”

36. (Allah) şöyle demişti: “Ey Musa! İstediklerin sana elbette verildi.

 

Bir şeyi övmek için öncelikle övülen şeyin gerçekten o övgülere layık olup olmadığı tam olarak anlaşılmalıdır. Bu nedenle övgüyü yapacak kimse övgüde bulunacağı konuda bilgi sahibi olmalıdır ki gerçek anlamda övgü yapabilsin.

 

Örneğin okuma yazma bilmeyen bir kimse Nobel ödülü sahibi Kimya Profesörümüz Aziz Sancar’ı gerçek anlamda övebilir mi? Mümkün değil. Okuma yazma bilen ancak kimyadan anlamayan bir kimse nasıl över? Diliyle bir şeyler söyler ancak kalbinde hissettiği yavandır. Güçlü bir duygu değildir. Sadece gerçek anlamda kimyayla bilimle ilgili olan bir kimse onu tam olarak övebilir. Aziz Sancar’ın yaptıklarının kıymetini anlayabilir, bu yoldaki fedakarlıklarını takdir edebilir ve ona karşı olan saygısı derinleşir.

 

Rabbimiz ki evreni yarattı ve muhteşem bir düzen kurdu. Onu övebilmemiz için onun eserlerini iyi anlamamız gereklidir. Yani Evreni ve Kur’an’ı iyi okumak durumundayız, kendi tesbihimizi yapmak durumundayız. Kendi tesbihimizi yaptığımızda yani evreni, insanı ve Kur’an’ı anlamaya başladığımızda Rabbimize olan saygımız, haşyetimiz kat ve kat artacaktır. Yoksa bu çabadan yoksun bir hayatın her saniyesinde elimizde tesbihle bazı kelimeleri tekrar ederek yapılacak tesbihin gerçek amacına ulaşıp ulaşamayacağı da insanı düşündürmelidir.

 

Tesbih, Allah'ın, her türlü noksanlıktan arınık, tüm mükemmel niteliklere sahip olduğunu bilmek; başta tevhidi olmak üzere Allah'ı kendisine özgü nitelikleri ile tanımak ve tanıtmak için harekette bulunmaktır. Allah'ı tesbih etmek; O'nu şirk içeren her türlü düşünce ve inançtan arındırarak, kendisine özgü nitelikleri ile yüceltecek faaliyetlerde bulunmaktır. Tesbihe, “tesbih çekmek” olarak anlam vermek bidat ve hurafedir.