Musallin (Salat Eden) Kimdir?

 

Musallin kelimesi Kur’an’da 3 yerde geçmektedir. Müfessir Razi’nin Tefsir-i Kebir’inde de açıkladığı gibi “Salat asıl olarak uymak manasındadır” der. Salla kökünden türeyen “salat eden” manasındaki “musallin” kelimesinin anlamını verirken “önde koşan atı takip eden at” manasından söz etmektedir. Takip eden atın başı, öndeki atın iki salv’ı hizasındadır der ve buradaki iki salv’ın da atın iki uyluğu olduğunu belirtir. En baştaki atın hemen arkasından/kıç kısmından (‘salavân’), hiç ayrılmadan takip eden atlara ‘musallin’ atlar denir. Musallin insanlar da hedeften hiç ayrılmadan, ilgisini hiç kaybetmeden, kitlenmiş bir şekilde, tüm gücüyle, tüm varlığıyla, her şeyiyle (zihnen ve bedenen) takip edendir. Salat ise bu takip işini yapmaktır. Yani Allah’ın insanlara Peygamberiyle yolladığı risaletin takip edilmesi Kur’an’a uyulmasıdır. Uymakla yükümlü olduğumuz Kur’an, Allah’ın emirlerini barındırır ve biz emirleri yerine getirmek için onu takip eder musallin oluruz, yerine getirerek de salat etmiş oluruz.

 

Musallin kelimesinin geçtiği ayetlere baktığımızda vahyin ilk dönemlerinde inen Müdessir Suresi 43. ayeti ile başlamaktayız. Diyanet işleri mealinde “Onlar şöyle derler: “Biz namaz kılanlardan değildik.”

 

Müddessir 40-46. Ayet

40-42. (Bunlar) cennetlerdeyken “Sizi ateşe ne sürükledi?” diye suçluların durumundan soracaklar.

43. (Onlar da) şöyle diyecekler: “Biz salât edenlerden (Allah'a destek olanlardan) değildik.

44. Yoksulu doyurmazdık.

45. Boş şeylere dalanlarla birlikte biz de boş şeylere dalardık.

46. Hesap gününü de yalanlardık.

 

Ayetin devamına bakıldığında itirafı yapanın özelliklerinden hesap gününü yalanlamasından iman etmemiş bir kişi olduğunu görmekteyiz. Bu yüzden ayetteki “el-müsallîne” sözcüğüyle kastedilen anlam, özel olarak namaz ibadetinden ziyade, namazı da içerecek şekilde bütünüyle tevhide yönelik eylemleri yapanlardır demek gerekir. En başta da yukarıda anlattığımız musalline kelimesinin anlamından hareketle Kur’an’a uymak ve onu takip etmek olmalıdır. Çünkü sonraki ayetlerden görüldüğü üzere henüz iman etmemiş kişinin namazından değil, tavrını ve tercihini kimden yana belirlediğinden neyi takip ettiğinden söz edilmiş olması gerektiği aşikardır. Çünkü genellikle “namaz” ibadeti ile ilişkilendirilen el-müsallîne kelimesinin anlam içeriğinde elbette namaz da vardır. Ancak namazın ibadet değeri taşıması için onun inanarak kılınması gerekir.

 

Kelimenin diğer kök manasından “yaslanmak, destek olmak” anlamlarından hareketle, âyette kastedilen mesajın, bu kişilerin “Yüce Allah’a yaslanmayanlar ve O’nun dinine destek olmayanlar” olduğu da ifade edilebilir. Kişi dünyada neye veya kime yaslanmışsa, kimden yana olmuş, kimin yanında yer almış, kime güvenmiş ve kime destek vermişse, mahşerde de ona göre bir muameleye tâbi tutulacaktır. Dünyada Yüce Allah’tan yana olanlar yani Kur’an’ı takip edenler mahşerde cennete, şeytandan yana olanlar onu takip edenler de ateşe yaslanacaklardır. Salât kelimesini, “Allah’a yöneltilen, O’nun rızası için yapılan, tercihi Allah’tan yana belirlenmiş olan her türlü tevhide yönelik eylem” olarak anlamak, namazı da diğer ibadetleri de içerecektir. “Allah’a yaslanmak ve O’ndan istemek” şeklindeki bütün yakarışlar Allah’tan yana olmayı ortaya koyan ve O’nun vazgeçilmezliğini ilan eden davranışlardır.

 

Musalline kelimesinin Kur’an’da kullanıldığı diğer iki sureden Maun suresiyle çalışmamıza devam edelim.

 

Mâ‘ûn 1-7. Ayet

1. Dini yalanlayanı gördün mü?

2. İşte o, yetimi itip kakandır.

3. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.

4. Yazıklar olsun o salât edenlere (ibadet ettiğini sananlara).

5. Ki onlar (yaptıklarını sandıkları) salâtlarından (ibadetlerinden) habersiz olanlardır.

6. Onlar gösteriş yapanlardır.

7. (En ufak) yardıma (bile) engel olurlar.

 

Görüldüğü üzere Musalline yani salat edenlerden bahsedilen diğer sure olan Maun suresinde de aynı Müdessir suresinde olduğu gibi salat edenlerin dini yalanlama, yoksulu gözetmeme özellikleri öne çıkarılmıştır.

 

Mekki bir sure olduğu üzerine ittifak olan Ma’un suresi için surenin 4.ayeti ve sonrası “medine döneminde inmiştir” şeklinde kabul yapılıp ayetin mesajının münafıklarla ilgili olduğu söylenip uyarıları müslüman kitlelerin üzerine alması engellenmiştir. Ma’un suresinin indiği dönem erken tebliğ dönemi olduğu bilindiği için münafıkların da medine döneminde ortaya çıkması alimleri böyle bir çözüme itmiştir. Fakat ne yazık ki Kur’an mesajı zaman ve kişiler üstüdür. Demek ki salat edenlerden bu tipte insanların olacağı uyarısı yapıldıysa hedefi kaydırmak yerine herkes üstüne düşeni almalıdır. Zaten 4. ayetin başında kullanılan Fe edatı dilbilgisi kuralı gereği bir önceki cümle ile kendi cümlesinin bağlantılı olduğunu ortaya koyan bir kanıt olarak ayetin tamamının aynı dönemde indirildiğinin Allah tarafından konulmuş bir kelam mucizesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

 

4.Ayette "Veyl" kelimesiyle lanet okuma şeklindeki ağır bir “yazıklar olsun” ifadesine maruz kalan salat edenlerin bu maruziyetlerinin nedeni olarak salatlarından “gafil” yani habersiz olmaları yine çok düşündürücü bir noktadır. Her nekadar “salatlarından” ya da “salatlarında” şeklinde de anlamlandırmalar olsa da sonucun pek değişmediği de ortadadır. Bir fiili gerçekleştiren insanın ondan gafil olması onun içeriğini bilmeden anlamadan yapmasıyla ortaya çıkacaktır. Bu noktada “Ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmama”(Nisa-4:43) emri ile “Salatı Allah’ı anmak için yapma”(Taha-20:14) emirini beraber düşündüğümüzde ne dediğinden haberi olmayan, ayette geçen sıfatıyla gafil bir kişinin Allah’ı anmak için mi salat eden olduğu/namaz kıldığı belirsiz hale gelebilir.

 

Müslümanlara namazlarında Tebbet suresi okutup beddua ettirerek ya da Fil suresi okutup fil sahiplerinin nasıl gazaba uğradığıyla mı Allah’ı anmak için namaz kılıyoruz yoksa yine namazlarımızda okuduğumuz Maun suresinin bu ayetinin Veyl’ine maruz kalan gafillerden mi oluyoruz oturup düşünmek gerekmektedir.

 

Musallin kelimesinin geçtiği son sure olan Me’aric suresine geldiğimizde musallin kelimesinin olduğu 22. ayete kadar ki bölümde cehenneme atılan insan profili hakkında bilgiler verildikten sonra Müdessir ve Ma’un surelerinin aksine burada da salat edenlerin olması gereken özellikleri sayılmıştır. Kur’an’a uyma noktasında devamlı olmaları övülmektedir.

 

Me‘âric 22-35. Ayet

22. Ancak salât edenler (Allah'a destek olanlar) hariç!

23. Onlar salâtında (Allah'a desteklerinde) devamlı olanlardır.

24-25. Onlar mallarında açıktan isteyen ve açıktan isteyemeyen(ler) için bilinen bir hak bulunanlardır.

26. Onlar hesap gününe inananlardır.

27. Onlar Rablerinin azabından korkanlardır.

28. Şüphesiz ki Rablerinin azabı(na karşı) güvende olunamaz.

29. Onlar namuslarını koruyanlardır.

30. Ancak eşleri yani (evlilik yoluyla) meşru olarak sahip oldukları kişiler hariç.

Şüphesiz ki onlar, (eşleriyle ilişkilerinde) kınanmazlar.

31. Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise haddini aşanların ta kendileridir.

32. Onlar emanetlerine ve sözlerine uyanlardır.

33. Onlar şahitliklerini yerine getirenlerdir.

34. Onlar salâtını (Allah'a desteklerini) koruyanlardır.

35. İşte onlar cennetlerde ağırlanacaklardır.

 

Mearic suresinin 29-32 ayetleri ile Müminun suresinin 5-8 ayetlerinin birebir aynı olduğu görülmektedir.  Müminun suresinde ise Müminlerin özelliklerinden bahsedilmiş ve “salatında huşu”lu olanlar ve “salatlarını koruyanlar” oldukları da vurgulanmıştır.

 

Mü'minûn 1-9. Ayet

1. Müminler elbette kurtulmuş (olacak)tır.

2. Onlar, salâtında huşu içinde (saygılı) olanlardır.

3. Onlar boş (şeyler)den yüz çevirenlerdir.

4. Onlar arınmak için çalışanlardır.

5. Onlar namuslarını koruyanlardır.

6. Ancak eşleri yani (evlilik yoluyla) meşru olarak sahip oldukları kişiler hariç; şüphesiz ki onlar (eşleriyle ilişkilerinde) kınanmazlar.

7. Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise haddini aşanların ta kendileridir.

8. Onlar, emanetlerine ve sözlerine uyanlardır.

9. Onlar, salâtlarını (Allah'a desteklerini) koruyanlardır.

10. İşte onlar, gerçek mirasçıların ta kendileridir.

 

Salatı korumak, tehlikeyi veya zararlı durumları önlemek anlamında değil de bir şeyin değişmesini önlemek için gereken dikkat ve özeni göstermek ya da süregelen bir durumun değişikliğe uğramasını önlemek anlamındadır. Zaten devamında gelen ayetten mirasçılar olarak bahsedilmeleri önceki toplumların Allah’ın kelamını korumayarak tahrif etmelerine bir atıf yapıldığını ve bu yüzden koruyanlar olarak adlandırıldıklarını göstermektedir.

 

Salatta huşu konusunda ise aşağıdaki ayette geçen ve saygı şeklinde çevrilmiş olan huşu kelimesinin nasıl kullanıldığını görmek anlamında önemlidir.

 

İsrâ 107. Ayet

107. De ki: “Siz ona ister inanın, ister inanmayın! Şüphesiz ki daha önce kendilerine ilim verilenlere (Kur’an) okununca yüz üstü secdeye kapanırlar.

108. Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz) ki O’nun vaadi mutlaka yerine getirilmiştir.” derler.

109. (Kur’an okumak) onların saygısını artırmış bir şekilde ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar.

 

Yüce Allah Mekkeli müşriklerin inanmamalarının kendisi ve vahiy açısından sorun teşkil etmeyeceğini beyan ettikten sonra, Kur’ân vahyedilmeden önce Mekke ve civarında bulunan kitap ehli kimselerin Kur’ân’ın ilahi kaynaklı olduğunu anladıkları ve hemen secdeye kapandıkları beyan edilmektedir. Burada geçen يُتْلٰى yütlâ edilgen fiili “okunup aktarılmak” manasına gelmektedir. الْاَذْقَان el-ezkân kelimesi ise zekan kelimesinin çoğuludur. Bu kelime her ne kadar “çeneler” manasına gelmekteyse de, maksadın “yüzüstü secdeye kapanmak” olduğu aşikârdır. Bu ifade derin bir saygı, teslimiyet ve iman ifade eder. Yüce Allah kitap ehlinden olan bu kişilerin Kur’ân karşısındaki duyarlı tutumlarını beyan bağlamında ağlayarak yere kapandıklarını ifade etmektedir. Kur’ân’ın hak kitap olduğunu anlayanların tutumu böyle olmalıdır. Bunun yanında vahyin müminler üzerindeki etkisi bağlamında ise onların huşû‘unu, yani saygıyla boyun büküşlerini arttırmasından söz edilmektedir. Kur’ân, müminlerin imanlarını arttıran bir değerdir.