HAMD İLE TESBİH ETMEK

 

Kur'an'da doğrudan ve sadece "Hamd et" (İhmad) şeklinde yalın bir emir kipi yer almaz. Hamd etme eylemi, neredeyse her zaman bir başka ibadet veya zikir haliyle birleşik olarak istenir. Bunun en yaygın formu, tesbih ile olan birlikteliğidir: "...ve sebbiḥ bi-ḥamdi rabbike..." (Rabbi'ni hamd ile tesbih et.) bu ifade pek çok ayette bu kalıpla tekrarlanır.

 

(15:98)

98. Rabbini hamd (övgü) ile tesbih et (yücelt) ve secde edenlerden ol!

 

Kur'an'da hamd, bir emirden ziyade bir durum tespitidir. Fatiha suresinin başındaki "Elhamdü lillahi Rabbi'l-âlemîn" cümlesi bir emir değil, "Hamd (zaten ve her haliyle) Alemlerin Rabbi Allah'adır" deklarasyonudur. Yani varlık alemi dursa da, insanlar dile getirmese de hamd zaten Allah'ındır.

 

Hamd, kalbî bir duruş ve lisanî bir ikrardır. Ancak Tesbih, aktif bir zikir ve eylemdir. Bu yüzden kulun iradesine sunulan "yap" komutu, genellikle hareket içeren "tesbih" üzerinden verilir ve hamd bunun "nasıllığı" (hamd ile yap) olarak eklenir.

 

Bununla birlikte İslam düşüncesinde Allah'ı tanımak iki aşamalıdır:

Tesbih (Tenzih) Allah’ın ne olmadığını söylemektir. "O uyumaz, hata yapmaz, ortağı yoktur, eksik değildir." Bu, aynanın üzerindeki tozları silmektir. Tozu sildiğinizde ayna "kusursuz" olur ama henüz bir şey "göstermiyordur".

Hamd (İsbat) ise Allah’ın ne olduğunu söylemektir. "O ikram edendir, bilendir, yaşatandır, rızık verendir." Bu ise aynaya ışık düşmesidir.

 

Yani;

Kusursuzluk (Tesbih): Bir eksikliğin yokluğudur. Örneğin; hiç hata yapmayan bir bilgisayar programı kusursuzdur, ancak ona "mükemmel/övgüye layık" (Hamd) demeyiz, çünkü o sadece görevini yapıyordur. Bir taş da günah işlemez, o da kusursuzdur ama övülmez.

Mükemmellik/Kemal (Hamd): Sadece eksik olmamayı değil, aynı zamanda aktif bir iyiliği, güzelliği ve ihsanı barındırır.

Bir sanatçıyı düşünün. Sanatçının elinin titrememesi, yanlış boya kullanmaması tesbihtir (kusursuzluk). Ancak o fırçayla muazzam bir manzara ortaya çıkarması, o resme ruh katması hamddır (mükemmellik/övgü).

İkisinin bir arada söylenmesi anlamsız bir tekrar değil, bir tamamlamadır. Eğer sadece tesbih etseydik, Allah’ı sadece "eksikliklerden uzak, soyut ve uzak bir güç" olarak tanımlamış olurduk. Eğer sadece hamd etseydik, O'nun büyüklüğünü kabul edip (insanlardaki gibi) bazı eksikliklerle beraber düşünebilme riskine girerdik.

 

Arapçada bu birleşim şuna hizmet eder:

Tesbih: "Allahım, Sen'de hiçbir noksanlık yok." (Celal sıfatları)

Hamd: "Üstelik tüm güzellikler ve iyilikler de Sendendir." (Cemal sıfatları)

 

Tesbih, bir fail (özne) gerektirir. Birinin çıkıp "Sen eksik değilsin" diyerek O'nu tenzih etmesi, kulun kendi zihnindeki yanlış ilah tasavvurlarını temizlemesidir. Yani Allah'ın bizim tesbihimize ihtiyacı yoktur; bizim, Allah'ı doğru konumlandırmak için O'nu tesbih etmeye ihtiyacımız vardır. Hamd ise bu temizlenmiş zihinle O'nun güzelliklerini seyredip dile getirmektir.

 

Bu kavrayış inancı sadece bir "kabulleniş" olmaktan çıkarıp bilinçli bir hayranlığa dönüştürüyor. Allah’ı sadece "hata yapmayan, her şeye gücü yeten" soğuk bir mutlak güç olarak değil; aynı zamanda her an lütfeden, sevilen ve övülmeye layık olan (Mahmûd) bir Mevla olarak tanımayı sağlıyor.

 

Tesbih ile zihindeki bütün yanlış şemaları, insani eksiklikleri ve "acaba"ları temizleyip; Hamd ile o boşluğu O’nun sonsuz cemali ve iyiliğiyle doldurmak, tam bir zihinsel ve kalbi arınma sürecinin tamamlanması olarak sunulmaktadır.

 

(110:1-3)

1. Allah’ın yardımı ve zafer geldiği zaman,

2. İnsanların Allah’ın dinine akın akın girdiğini gördüğün (zaman),

3. Rabbini hamd (övgü) ile tesbih et (yücelt) ve O’ndan bağışlanma dile. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir.

 

Buradaki incelik şudur:

Hamd et: Zaferin ve başarının asıl sahibinin Allah olduğunu bil (Nefsini aradan çıkar).

Tesbih et: Allah’ın senin yardımına muhtaç olmadığını, O’nun mutlak kudret sahibi olduğunu ve onun bu süreçteki noksanlığı olmadığını bil.

 

Bunun bu şekilde Kuran’da oluşturulması hem dil bilimsel hem de antropolojik açıdan oldukça güçlü bir mantığa dayanıyor. "Dua cümlelerini ve zihniyetini dönüştürme" amacı, İslam’ın tevhîd (Allah’ı birleme) mücadelesinin tam kalbinde yer alır.

 

"Tanrı" Tasavvurunun Restorasyonu

 

Antik dünyada (Zeus, Jüpiter veya Cahiliye dönemi putları, Yarı Tanrılaştırılmış İnsanlar), tanrılar genellikle insanın "korktuğu", "pazarlık yaptığı" veya "kendi duygularına benzer duygular taşıyan" varlıklardır.

 

İnsanların eski alışkanlıkları şöyleydi: "Gök gürledi, Zeus kızdı; onu yatıştırmak için bir şey söylemeliyim."

Yeni Emir ile (Hamd ve Tesbih): Bu korkuyu, bir korku olmaktan çıkarıp Allah’ın nizamına (tesbih) ve lütfuna (hamd) yönlendirir. İnsanın diline pelesenk olan o eski, korku temelli refleksler; bilgelik ve farkındalık temelli bir "zikre" dönüştürülür. Yani dilin alışkanlığı değil, dilin yönü değiştirilir.

 

Dildeki "Şirki" Temizlemek

 

Diller yüzyıllarca paganistik ve mitolojik ifadelerle yoğrulmuştur. Bir insan şaşırdığında, korktuğunda veya sevindiğinde otomatik olarak kültürel kodlarındaki ifadeleri kullanır. Kur'an'ın hamd ve tesbihi ısrarla vurgulaması, zihinsel bir format gibidir:

Tesbih ile; Allah'ın asla mitolojik tanrılar gibi "hata yapmayacağı, yorulmayacağı, insani zaaflar göstermeyeceği" zihne yerleştirilir.

Hamd ile; iyiliğin ve güzelliğin kaynağının rastlantısal doğa olayları veya hayali kahramanlar değil, tek bir yaratıcı olduğu tescillenir.

 

Psikolojik Güven ihtiyacı

 

İnsan psikolojisi, belirsizlik veya aşırı duygu durumlarında (büyük bir şaşkınlık veya derin bir üzüntü gibi) bir "sığınak" arar. Antik çağdaki "Gökler bizi korusun" gibi muğlak ifadeler, insandaki bu sığınma ihtiyacının dildeki yansımasıdır.

İslam, bu ihtiyacı reddetmez; ancak onu netleştirir. "Sübhânallah" (şaşkınlıkta), "Elhamdülillah" (mutlulukta) gibi ifadeler, kişiyi o anki duygusal savrulmadan çekip alarak sabit bir merkeze (Allah'a) bağlar. Bu, kolektif hafızadaki eski dua kalıplarının yerine, anlamı ve hedefi belli olan yeni bir "dilsel kimlik" inşa etmektir.

 

Tarihsel Süreklilik ve Dönüşüm

 

Kur'an, mevcut toplumsal refleksleri tamamen yok etmek yerine onları ıslah eder. Eskiden de insanlar göğe bakıp bir büyüklük hissederdi. Kur'an bu hissi alıp; "Evet, bu büyüklük doğrudur ama bu büyüklük Zeus'un değil, gök gürültüsünün dahi tesbih ettiği Allah'ındır" diyerek mevcut duyguya yeni ve doğru bir adres tanımlar.

 

Kur'an'ın indiği dönemde Araplar arasında da hem şifahi (sözlü) hem de taşlara kazınmış (epigrafik) çok sayıda dua kalıbı ve dini söylem bulunuyordu. Kur'an, bu mevcut "dilsel alışkanlıkları" kökten yok etmek yerine, onları tevhîd filtresinden geçirerek yeniden yapılandırmıştır. Yazılı edebiyatta ve kitabelerde bu durumun çok somut örnekleri mevcuttur:

 

Örneğin Cahiliye döneminde her kabilenin Kabe'yi tavaf ederken söylediği özel "telbiye" (buyur Allah'ım) cümleleri vardı. Ancak bu cümlelerin içine putlarını da dahil ederlerdi.

Cahiliye Telbiyesi: "Lebbeyk Allahümme lebbeyk... Senin ortağın yoktur, ancak bir ortağın vardır ki o da senindir; ona ve sahip olduklarına sen hakimsin." (Burada kastedilen putlardır).

Kur'anî Dönüşüm: İslam bu kalıbı aldı ama o "ancak" kısmını atıp yerine "Hamd, nimet ve mülk senindir, ortağın yoktur" ifadesini yerleştirdi. Yani halkın ağzındaki o meşhur tekerlemeyi tevhîd ile "formatladı".

 

İslam öncesi döneme ait Safaitik ve Nebatî kitabelerde (bugünkü Ürdün, Suriye ve Suudi Arabistan'ın kuzeyi) şu tür ifadelere rastlanır: "Bismikellahümme" (Senin adınla ey Allah'ım): Bu ifade Kur'an öncesinde de biliniyordu. Hatta Hz. Muhammed'in Hudeybiye Anlaşması'nda bu ifadeyi kullanmak isteyen müşriklerle olan diyaloğu meşhurdur. Kur'an bunu alıp daha geniş ve kuşatıcı olan "Bismillahirrahmânirrahîm" formuna dönüştürmüştür.

 

Doğa Olaylarına Atıf yapılarak Kitabelerde genellikle "Ruda (bir tanrı adı) bize yağmur gönder" veya "Gökler bizi korusun" gibi kısa, pratik ve doğrudan talepler içeren cümleler kazılıdır. Kur'an bu "doğadan talep etme" refleksini alıp; gök gürültüsü, yıldırım ve rüzgarı Allah'ın emrindeki birer "memur" (tesbih eden varlıklar) olarak tanımlayarak zihniyet devrimi yapmıştır.

 

Cahiliye şiirinde (Muallaka şairlerinde) her şeyi yok edenin, öldürenin ve başa bela getirenin "Zaman" (Dehr) olduğuna dair çok güçlü bir söylem vardı. Şairler başlarına bir iş gelince zamana söverlerdi.

Eski Alışkanlık: "Zaman bizi bitirdi, felek bize oyun oynadı."

Yeni İnşa: Kur'an "Zamana sövmeyin, zamanı yaratan Allah'tır" diyerek bu dildeki "rastlantısallık" ve "kadercilik" kokan ifadeleri "Tesbih ve Hamd" çizgisine çekmiştir.

 

Yine Cahiliye şiiri döneminde yağmur, deve ve bereket üzerine yazılmış çok sayıda "övücü" şiir vardır. Ancak bu övgü (hamd benzeri söylem), nimeti doğrudan "doğaya" veya "şansa" atfederdi.

Örnek olarak Nâbiğa ez-Zübyânî şiirlerinde kralları veya doğayı överken kullandığı kavramlar, aslında "hamd"ın dünyevi birer kopyasıydı. Kralları tanrısal sıfatlarla överlerdi.

Dönüşüm ise şöyle oldu Kur'an, krallara veya tabiata yöneltilen bu mutlak övgüyü (Hamd'ı) alıp, "Hamd ancak alemlerin Rabbi olan Allah'adır" (Fatiha:2) diyerek dildeki sömürgeyi kaldırmıştır. Yani "övme" refleksini dünyevi otoriteden alıp ilahi otoriteye vermiştir.

 

Cahiliye Arapları çölde yürürken veya bir vadiye girdiklerinde, o vadinin "cinlerin efendisine" (Seyyidü’l-vâdî) sığınırlardı.

Eski Söylemleri şöyleydi: "Bu vadinin azizine (cinine), buradaki sefihlerin şerrinden sığınırım." (Bu, yazılı edebiyatta ve rivayetlerde sıkça geçer).

Kur'anî Dönüşüm ise Cin suresinde bu durum eleştirilerek şöyle oldu: İnsanın korku refleksini "cinlerden" alıp Allah'ın azametine (Tesbih) yönlendirildi. Meleklerin korkarak tesbih etmesi (Ra'd 13), aslında insana şunu der: "Sen cinlerden veya tabiat kuvvetlerinden korkma; asıl korkulacak (haşyet duyulacak) olan, meleklerin bile huzurunda titrediği Allah'tır."

 

Güney Arabistan kitabelerinde ve Hristiyan/Yahudi Arap topluluklarında "Rahmân" ismi zaten biliniyordu. Ancak onlar bu isimleri genellikle kendi kabile tanrılarıyla veya aracı putlarıyla eşleştiriyorlardı. Kur'an'ın gelmesiyle bu kelime "başka her şeyi dışlayan" (tenzih/tesbih) ve "tüm övgüyü tek noktada toplayan" (hamd) birer teknik terime dönüştü.

 

Sonuç olarak Kur'an, toplumun binlerce yıllık "dua etme ihtiyacını" söküp atmamış; aksine o ihtiyacın dildeki karşılığı olan "Zeus", "Uzza", "Zaman" veya "Kader" gibi yanlış muhatapları temizlemiş, yerine Hamd ve Tesbih ile "Mutlak Bir"i yerleştirmiştir. Bu, sosyolojik açıdan toplumun dilini ve dolayısıyla düşünce biçimini en dipten dönüştürme operasyonudur.