Bugünkü 4:24'ün yaygın okuyuşu şöyledir:
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ (ve-l-muḥṣanātu mine’n-nisāʾi illā mā malakat eymānukum kitāba’llāhi ʿaleykum)
Bu kuruluşta:
الْمُحْصَنَاتُ (el-muḥṣanātu) merfûdur ve önceki yasak listesine bağlanır.
كِتَابَ (kitāba) isimdir: yazı, hüküm, yükümlülük.
اللَّهِ (Allāhi) mecrurdur: “Allah’ın”.
Cümle yaklaşık olarak “Muhsan kadınlar MME kapsamındakiler hariç yasaktır(yasaktır kelimesi cümlede yoktur. önceki cümleden bu cümleyi tamamlar)… Bu, Allah’ın üzerinizdeki hükmüdür” anlamına gelir.
Çıplak yazı iskeleti(rasm) ise şu okuyuşa da elverebilir:
وَالْمُحْصَنَاتِ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ (ve-l-muḥṣanāti mine’n-nisāʾi illā mā malakat eymānukum ketebe’llāhu ʿaleykum)
Bu kuruluşta:
الْمُحْصَنَاتِ (el-muḥṣanāti) mansuptur ve sonraki fiilin öne alınmış nesnesidir.
كَتَبَ (ketebe) fiildir: “yazdı, bağlayıcı kural hâline getirdi”.
اللَّهُ (Allāhu) merfû öznedir: “Allah”.
Cümle “Muhsan kadınları MME kapsamındakiler hariç Allah üzerinize yazdı” anlamına gelir.
Aynı Rasm Bunu Nasıl Mümkün Kılıyor?
Uthmanî yazıda(İslam'ın üçüncü halifesi Hz. Osman döneminde çoğaltılan ve günümüze kadar gelen Kur'an-ı Kerim'in özgün yazım (imla) metodunu ifade eder. Günümüzde okuduğumuz Kur'an'lar halen bu yazı kurallarına sadık kalınarak basılmaktadır.) bugün كِتَٰبَ (kitāba) olarak okunan kelimenin uzun ā sesi, küçük yardımcı elifle gösterilir. Bu yardımcı işaret ve harekeler kaldırıldığında temel harf iskeleti كتب (ktb) kalır. Aynı iskelet كَتَبَ (ketebe) fiiline de elverir.
Benzer şekilde:
الْمُحْصَنَاتُ (el-muḥṣanātu) ile الْمُحْصَنَاتِ (el-muḥṣanāti) arasındaki fark son harekedir.
اللَّهِ (Allāhi) ile اللَّهُ (Allāhu) arasındaki fark da hâl sonudur.
Çıplak rasm bu sesleri kendi başına göstermez. Şimdi Önerilen okuyuşun nasıl oluşabileceğini gösterelim.
Yazı İskeletinden Cümleye: Nisâ 4:24’te Önerilen Okuyuş Nasıl Oluşuyor?
Bir kelimenin yazılışı ile okunuşu arasında nasıl bir ilişki vardır? Yazıda gösterilmeyen sesler, okuyucuya istediği anlamı seçme özgürlüğü verir mi? Nisâ 4:24 için ele aldığımız alternatif okuyuşu anlayabilmek, önce bu iki soruyu birbirinden ayırmayı gerektirir. Çünkü bir okuyuşun yazıya sığması başka, dil bakımından kurulabilmesi başka, ayetin anlamına uygun olması ve tarihsel olarak aktarılmış bulunması daha başka şeylerdir.
İncelediğimiz öneride üç kelimenin seslendirilmesi değişmektedir: el-muḥṣanâtu, el-muḥṣanâti; kitâba, kataba; Allâhi ise Allâhu olarak okunmaktadır. Bu değişiklikler ile ayetin başındaki “muhsanât” kelimesini önceki yasaklama cümlesinden ayırıp, daha sonra kurulan “Allah yazdı” cümlesinin nesnesi hâline getirmek mümkündür.
Bu açıklama boyunca “muhsanât” kelimesini çevirmeden bırakacağız. Çünkü burada çözmeye çalıştığımız mesele, kelimenin hangi kadınları anlattığı değil, önerilen okuyuşta cümlenin neresine ve nasıl bağlandığıdır. Kelimenin anlamını baştan belirlemek, incelememiz gereken sonucu daha başlangıçta kabul etmemize yol açabilir.
Önce yazının neyi gösterip neyi göstermediğine bakalım. Rasm, burada kelimelerin temel harf iskeleti demektir. Hareke ise bir harfin hangi kısa sesle okunacağını gösteren işarettir. Üstün, esre ve ötre adlarıyla bilinen işaretler, sırasıyla kısa a, i ve u seslerini belirtir. Bu işaretlerin bulunmadığı bir yazıda, bazı ses ayrımları gözle görülmez.
Uzun seslerin gösterilmesi de ayrı bir meseledir. Uzun â sesi kimi yazımlarda normal bir elif harfiyle gösterilirken, elifin yazılmadığı yerlerde sonradan eklenen küçük bir elif işaretiyle belirtilebilir. Dolayısıyla “işaretsiz yazı” derken hem kısa seslerin işaretlerini hem de uzun sesi gösteren yardımcı işaretleri dikkatle ayırmak gerekir.
Ele aldığımız kelime uzun â’yı taşıyan elif olmadan yazılmışsa, geriye كتب — k-t-b harf dizisi kalır. Bu dizi, sesler eklenince كِتَابَ — kitâba veya كَتَبَ — kataba olarak okunabilecek harfleri barındırır. Burada kullandığımız k-t-b gösterimi, harflerin kimliğini tanıtmak içindir; belirli bir erken el yazmasının birebir görüntüsü değildir.
Fakat harflerin iki okuyuşa elvermesi, ikisinin de aynı ölçüde doğru olduğunu göstermez. Bunu anlayabilmek için kelimelerin cümlede üstlendiği görevlere geçmemiz gerekir.
Arapçada bir kelimenin sonundaki kısa ses, bazen onun cümledeki görevini gösterir. Türkçede de kelimelerin görevlerini anlamamıza yardım eden ekler vardır. “Ali Hasan’ı gördü” dediğimizde, Hasan kelimesine eklenen -ı, görülen kişinin Hasan olduğunu belirtir. “Hasan’ın kitabı” dediğimizde ise -ın, kitabın kime ait olduğunu gösterir.
Arapçadaki sistem Türkçeyle birebir aynı değildir. Ancak temel ilişki benzerdir: Kelimenin biçimi, onun cümlede ne iş yaptığını anlamamıza yardım eder. Bu nedenle ayetteki ses değişikliklerini açıklamak için yalnızca hangi sesin değiştiğini söylemek yeterli değildir. Kelimenin görevinin neden değiştirildiğini de göstermemiz gerekir.
Standart okuyuşta كِتَابَ اللَّهِ — kitâba’llâhi ifadesi bulunur. Bu kuruluşta ilk kelime bir fiil değil, yazma veya hükme bağlama eylemini adlandıran bir isimdir. Bir eylemin adını bildiren bu tür kelimelere dilbilgisinde mastar denir. Türkçedeki “yazmak” veya “yazma” kelimeleri, bu ayrımı anlamaya yardımcı olabilir: “Yazma” bir eylemin adıdır; “yazdı” ise o eylemin gerçekleştiğini bildirir.
Bu nedenle kitâb kelimesini burada yalnızca sayfalardan oluşan bir kitap olarak düşünmek doğru olmaz. Standart kuruluş, “Allah’ın yazması/hükmü” ilişkisini taşır. Bu ifade, önceki hükmü pekiştiren bir anlatım olarak açıklanabilir. Açıklamada “Allah bunu üzerinize yazmıştır” denmesi ise metindeki kelimenin kataba, yani “yazdı” şeklinde okunduğu anlamına gelmez. Bir isim kuruluşunu fiil kullanarak açıklamakla, metindeki ismi fiil olarak seslendirmek farklı işlemlerdir.
Alternatif öneri tam bu noktada ikinci işlemi yapar. كِتَابَ — kitâba yerine كَتَبَ — kataba okuyarak cümleye açık bir “yazdı” fiili yerleştirir.
Bu dönüşüm yalnızca uzun â sesinin kısaltılmasından oluşmaz. Ki-tâ-ba, ka-ta-ba olurken ilk hecedeki i sesi a’ya dönüşür; ikinci hecedeki uzun â da kısa a olur. Böylece aynı temel harfler, eylemin adını bildiren bir kelime yerine, gerçekleşmiş bir eylemi bildiren fiil olarak seslendirilir.
Peki bu değişiklik neden yapılmaktadır? Çünkü, cümlede “muhsanât” kelimesini kendisine bağlayacak bir fiil bulunmamaktadır. “Allah’ın hükmü” şeklindeki isim kuruluşu yerine “Allah yazdı” cümlesi kurulunca, “Allah neyi yazdı?” sorusu sorulabilir. Önerilen yorum, bu sorunun cevabını ayetin başındaki “muhsanât” kelimesinde arar.
Bu ilk karar, ikinci değişikliği beraberinde getirir: Allâhi, Allâhu olur.
Standart ifadede “Allah” kelimesi, hükmün kime ait olduğunu belirtmektedir:
كِتَابَ اللَّهِ — kitâba’llâhi
Buradaki ilişkiyi Türkçede “Allah’ın hükmü” şeklinde anlatırız. “Kimin hükmü?” sorusunun cevabı “Allah’ın”dır. Arapçada bu tür bir isim tamlamasının ikinci kelimesi belirli bir dilbilgisel biçimde bulunur; burada bu biçimin göstergesi sonundaki i sesidir. Bu duruma cer hâli denir. Terimin bu cümledeki karşılığı şudur: Kelime, “kimin?” ilişkisini kurmaktadır.
İlk kelimeyi “yazdı” diye okuduğumuzda ise artık başka bir ilişki kurulur:
كَتَبَ اللَّهُ — kataba’llâhu
Bu kez “Kimin hükmü?” diye değil, “Kim yazdı?” diye sorarız. Cevap Allah’tır. Allah kelimesi artık hükmün ait olduğu varlığı belirtmekle kalmaz; doğrudan yazma işini yapanı gösterir. Fiilin bildirdiği işi yapan bu unsura özne, Arapça dilbilgisi terimiyle fâil denir.
Bu görevde kelime Allâhu olarak okunur. Sonundaki u, burada özne görevine uygun dilbilgisel biçimin göstergesidir. Bu biçimin adı ref hâlidir.
Geriye üçüncü değişiklik kalır: el-muḥṣanâtu neden el-muḥṣanâti yapılmaktadır?
Standart okuyuşta ayetin başındaki الْمُحْصَنَاتُ — el-muḥṣanâtu, bir önceki ayette bulunan حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ — ḥurrimat ʿaleykum, “[size yasaklandı]” ifadesine bağlanır. Ayet sınırı, cümledeki dilbilgisel ilişkinin mutlaka bittiği anlamına gelmediğinden, önceki ayette başlayan sıralama burada sürdürülebilir.
Bu kuruluşta muhsanât, hakkında “yasaklandı” denilen gruplar arasındadır. “Yasaklandı” ifadesinde yasaklayan kişi açıkça söylenmez; yasaklanan şey veya kişiler öne çıkarılır. Türkçede “Kapı açıldı” cümlesinin kapıyı kimin açtığını söylemeden kapı hakkında bilgi vermesi gibi, burada da cümle hakkında hüküm verilen grubu belirtir.
Arapçada böyle bir kuruluşta, hakkında hüküm verilen unsurun belirli bir biçimde bulunması gerekir. Standart okuyuşta el-muḥṣanâtu, önceki sıralamaya katıldığı için aynı dilbilgisel ilişkiyi sürdürür ve sonu "u" ile okunur. Başka bir deyişle, sondaki "u" rastgele seçilmiş değildir; kelimenin önceki “yasaklandı” kuruluşuna bağlanmasının sonucudur.
Alternatif öneri bu bağı bırakır. Muhsanât kelimesini daha sonra kurduğu “Allah yazdı” cümlesine bağlar. Artık kurulmak istenen ilişki şöyledir:
“Allah neyi yazdı? Muhsanâtı.”
Burada muhsanât, yazma işini yapan değildir. Fiilin yöneldiği şeyi belirtmektedir. Bu göreve nesne denir. Türkçede “mektup” yerine “mektubu yazdı” dememiz, nesnenin ne olduğunu görmemizi sağlar.
Arapçada bu kelimenin nesne görevindeki biçimi الْمُحْصَنَاتِ — el-muḥṣanâti olur. Bu noktada okuyucu, “Neden sonu a değil de i oldu?” diye sorabilir. Çünkü Arapçada bütün isimler aynı biçimde değişmez. Muḥṣanât, düzenli dişil çoğul yapısındadır. Bu yapıdaki kelimelerin nesne görevinde kullanıldığında aldığı son ses i’dir.
Dilbilgisinde bu duruma nasb hâli, bu durumdaki kelimeye de mansup denir. Burada “muhsanât mansup kabul ediliyor” demek, “muhsanât, fiilin nesnesi olarak kuruluyor ve son sesi buna göre okunuyor” demektir.
Dikkat edilmesi gereken bir nokta daha vardır: Standart okuyuşta Allâhi kelimesinin, önerilen okuyuşta ise el-muḥṣanâti kelimesinin sonu "i" ile bitmektedir. Fakat bu iki "i" aynı görevi göstermemektedir. İlkinde isim tamlamasının ikinci unsuru, ikincisinde ise nesne olan bir dişil çoğul vardır. Dolayısıyla yalnızca son sese bakıp kelimenin görevini belirleyemeyiz; kelimenin yapısını ve cümledeki ilişkisini birlikte değerlendirmeliyiz.
Önerilen kuruluşta nesne, fiilden önce gelmektedir. Bu da tek başına anlaşılmaz bir durum değildir. Türkçede “Allah bu hükmü yazdı” dediğimiz gibi, “Bu hükmü Allah yazdı” da diyebiliriz. İkinci cümlede nesne öne alınmıştır. Buradaki öneri de muhsanât kelimesini, daha sonra gelen fiilin öne alınmış nesnesi olarak değerlendirmektedir.
Böylece üç değişikliğin birbirine bağlı olduğu görülür. Önce “yazma/hüküm” bildiren isim, “yazdı” fiili şeklinde okunur. Ardından Allah kelimesi bu fiilin öznesi yapılır. Son olarak muhsanât kelimesi, önceki yasaklama kuruluşundan ayrılarak yeni fiilin nesnesi sayılır. Kelimelerin seslendirilmesi, kendilerine verilen bu yeni görevleri izler.
Fakat rasmın bir seslendirmeye izin vermesi, o seslendirmenin tarihsel olarak okunduğunu veya vahyin tek doğru açıklaması olduğunu kanıtlamaz. Aynı iskelet çoğu zaman birden fazla gramer ihtimaline izin verir; seçim için kıraat aktarımı, cümle uyumu ve bütüncül anlam birlikte değerlendirilir.
Kataba Allahu Okuyuşunun Nakli
Klasik kaynaklarda önemli bir ara veri vardır. İbn Atiyye ve Kurtubî, كِتَابَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ (kitâba’llâhi aleykum) yerine كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ (ketebe’llâhu aleykum) okuyuşunu Ebû Hayve ile Muhammed b. es Sümeykıʿa nispet eder.Bu, "ktb" iskeletinin fiil olarak okunmasının yalnız modern bir kurgu olmadığını gösterir.
Fakat aktarılmış olan ile burada önerilen tam kuruluş aynı değildir. Klasik açıklamalar, ketebe’llâhu okuyuşunda fiilin nesnesini genellikle metinde hazfedilmiş “anlatılan yasakları” olarak tamamlar. Baştaki el muhsanâtuyu ise merfû kabul edip 4:23’ün yasak listesine bağlamayı sürdürürler. İncelenen kıraat kayıtlarında el muhsanâtiyi mansup nesne yapan tam birleşik okuyuş tespit edilmemiştir.
Bu nedenle tarihsel durum üç basamakta ifade edilmelidir:
Ketebe’llâhu aleykum biçimi klasik kaynaklarda nakledilmiştir.
El muhsanâti … ketebe’llâhu şeklindeki tam nesne fiil bağlantısı rasm ve gramer bakımından mümkündür.
Tam birleşik bağlantı için güvenilir tarihsel kıraat aktarımı bulunmuş değildir.
Klasik kıraat yönteminde bir okuyuşun:
-Arapça bakımından mümkün olması,
-Uthmanî rasma uyması,
-Güvenilir biçimde aktarılmış olması
aranır.
Bu nedenle alternatif okuyuşu:
-“tarihsel olarak kanıtlanmış kıraat”,
-“Peygamber’in kesin okuyuşu”,
-“unutulmuş sahih kıraat”
diye adlandıramayız.
Alternatif Okuyuş için söylenebilecek şey daha sınırlıdır:
Rasmın dil bakımından mümkün kıldığı ve Kur’an içi semantik bütünlüğü güçlendiren alternatif bir anlam ihtimalidir.
Bunun “ilahî anlam ihtimali” olarak kabul edilmesi, ilahî mesajın rasm içinde birden fazla anlam imkânını bilinçli olarak taşıyabileceği yönündeki inanca bağlıdır. Tarih ve kıraat bilimi ile teolojik ihtimal birbirine karıştırılmamalıdır.
Tartışılan ihtimal, daha sonraki yazım, seslendirme ve yorum geleneğinin rasmın taşıyabileceği bir anlam yolunu görünmez bırakmış olabileceğidir. Belki de Allah'ın Kur'an'ı harekesiz bir biçimde göndermesinin mucizelerinden biri de bu anlam ihtimallerini taşıması olabileceğini de insanın düşünmesi içindir. Yoksa Allah Kur'an'da hiçbir şeyin eksik bırakılmadığını da ayrıca ifade etmektedir.
Alternatif Okuyuşla Oluşan Anlam
Tam alternatif şöyle anlaşılabilir:
“Muhsan kadınları (Kadınlardan korunmuş olanları), ma meleket eyman (tasarruf alanınızdaki bağımlı kişiler) hariç, Allah üzerinize yazdı. Bunun ötesinde kalanları, mallarınızla aramanız; muhsinîne olarak (koruyanlar olup) gayra musâfihîne (gelişigüzel ilişki yürütenler) olmamanız şartıyla size helal kıldı...”
Burada “kadınları üzerinize yazdı” ifadesinin içeriğini ayetin devamı açıklar. Allah erkeklere herhangi bir kadını zorunlu eş olarak vermemektedir. Yazılan şey, cinsel ve ailevi arayışın muhsan, yani korunmuş ilişki içinde yürütülmesidir. Erkekler de muhsinîn, koruyanlar olarak davranmalı; sifâh yürütmemeli; mali hakkı vermeli ve karşılıklı rızaya uymalıdır.
Bu okuyuşla MME başlangıçta bu genel korunmuş kadın alanından hariç tutulur. Bu onları serbest cinsel mülk yapmaz. Bir sonraki 4:25, MME içindeki mümin kadının nasıl nikâh, izin, hak ve muhsanlık düzenine alınacağını açıklar. Böylece istisna, kuralsızlık değil özel koşullar gerektiren farklı başlangıç statüsü olur.
Alternatif Okuyuşun Çözdüğü Sorunlar
Bu okuyuş birkaç düğümü aynı anda çözer:
- Muhsan kökü süreklilik kazanır. 4:24’te “başkasıyla evli”, 4:25’te “hür”, sonra “iffetli” ve yeniden “hür” diye parçalamak yerine korunmuş cinsel ilişki çekirdeği korunur.
- 4:24 ile 4:25 hüküm olarak birleşir. 4:24 genel ilkeyi koyar: ilişki muhsanlık, mali sorumluluk ve sifâhtan uzaklık içinde kurulmalıdır. 4:25 MME başlangıç statüsündeki kadın için özel yolu verir.
- Önceki nikâhın zorla aşılması sonucu düşer. MME istisnası “evli esir kadının önceki bağı artık önem taşımaz” diye okunmaz. Kur’an’ın nikâh, rıza ve korunmuşluk vurgusuyla gerilim azalır.
- MME otomatik cinsel hak olmaz. Statü cinsel prosedür yerine geçmez; MME kadının aile ilişkisine girişi 4:25’te ayrıca kurulur.
- Ayetin devamındaki kelimeler merkezileşir. Maldan verme, muhsin olma, sifâhtan uzaklık, kadının hakkı ve karşılıklı rıza, kenarda kalan öğeler olmaktan çıkar ve baştaki hükmü açıklar.
Alternatif Okuyuşta Düşen ve Kalan Sonuçlar
Bu okuyuş kabul edildiğinde
- Kur’an’da açıkça bulunan nikâh ve aile hükümleri eksilmez.
- Akrabalık yasakları 4:23’te kalır.
- Mali hak, karşılıklı rıza, muhsanlık, sifâh yasağı ve 4:25’in izin düzeni kalır.
- MME’nin ekonomik ve hanevi statüsü kalır.
- 23:6 ve 70:30’daki cinsel sınır kalır. 33:50 ve 33:52’deki Peygamber’e özgü alan kalır.
Düşen şeyler ayetin açık kelimeleri değil, standart okuyuşa bağlanan bazı sonraki çıkarımlardır:
- Savaşta ele geçirilen evli kadının önceki nikâhının MME statüsüyle kendiliğinden aşılması
- MME statüsünün nikâhsız cinsel erişim sağlaması
- Satın alma bedelinin kadına ait nikâh hakkının yerine geçebilmesi
- 4:24’teki illânın bütün koruma ve rıza şartlarını kaldırması
Bu sonuçların düşmesi, metinden bir emir eksiltmez; belirli hukuk yorumlarının dayanağını değiştirir. Tam da bu nedenle alternatif okuma semantik açıdan ciddiye alınmaya değerdir.
Alternatif okuyuş için “Hz.Muhammed bunu kesin böyle okudu” veya “ilk muhataplar bu şekilde seslendirdi” denemez. Diğer taraftan bir aktarım bulunmaması, çıplak rasmın bu anlama dil bakımından elvermediğini de göstermez.
Bir okuyucu, ilahî mesajın rasm içinde birden fazla anlam ihtimalini koruyabileceğine ve bazı anlamların daha sonraki ahlaki veya bilgi düzeylerinde fark edilebileceğine inanabilir. Bu teolojik tutum kendi içinde mümkündür. Semantik tutarlılık, tarihsel naklin yerini almaz; tarihsel çoğunluk da tek başına semantik soruları ne yazık ki kapatmaz.